Bir güvenlik sorunu olarak yapay zekâ

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Yapay zekâ ko­nusu geçtiği­miz haftadan beri dünyayı bir başka türlü sallıyor. Ko­nu, geldiğimiz nok­tada artık yapay zekânın yaptıkla­rı değil, yapabile­ceklerinden duy­duğumuz korku. Teknoloji iyimser­lerinin yıllardır savundu­ğu “İnsanlığın çözülmeyen problemleri çözülecek; has­talıklara çare bulunacak; in­san uygarlığı sıçrama yapa­cak” yönündeki ifadeler bir anda görünmez oldu ve “Ya­pay zekâ hepimizi öldüre­cek” cümlesi beyinlerimize nakşedildi. “Niye öldürecek, nasıl öldürecek, hangi araç­la öldürecek?” şimdilik bile­miyoruz ama filmlerdekine benzer bir potansiyel katil yarattığımızdan aşağı yukarı eminiz. Yapay zekâ anlaşılan psikopat bir şey. Bütün var­lığını bizi yok etmek üzerine kurgulamış gibi görünüyor. Onu bugünlere getirenlerin de ne tip adamlar olduğu as­lında ortada; dolayısıyla şa­şırdık mı? Hayır!

Teknolojinin insanlı­ğın geleceğine yapabilece­ği katkılar hakkındaki tar­tışmanın dilinin değişmesi kanımca iyi analiz edilme­li. Zira “potansiyel tehlike” mevzusunu artık bambaş­ka bir içerikle konuşuyoruz. Yapay zekânın meslekleri­mizi elimizden alacağı, işle­rimizi kaybedip aç kalaca­ğımız ya da çocuklarımızın alacağı eğitimin hangi ku­rumlarca verileceği, okul­ların işlevi, insanların zekâ kapasitelerinin gerileyeceği vs. gibi konular rafa kalkmış durumda. Şimdi kontrolden çıkan askerî sistemlerden, insan hayatını çökertebile­cek siber saldırılardan, bi­yolojik silahlardan ve niha­yet ilk işinin katillik olaca­ğına inandığımız bir süper zekâdan söz etmeye başla­dık. Alarmı çalanlar da tek­noloji ya da yapay zekâ kar­şıtları değil, bizzat bu tekno­lojiyi geliştiren dünyanın en önemli şirketlerinin yöneti­cileri ve çalışanları.

Eylül 2026, insanlık tari­hine “Beni durdurun, yoksa hepinizi bitireceğim” çağ­rısının yapıldığı bir zaman dilimi olarak geçecek gi­bi görünüyor. Alanın loko­motifi olarak bilinen Ope­nAI, 9 Eylül’de yapay zekâ şirketlerinin gönüllü olarak verdikleri garanti ve taah­hütlerin yeterli olmadığını ilan ederek bu konuda bağ­layıcı regülasyonların yapıl­ması çağrısında bulunmuş­tu. Hemen ardından diğer bir yapay zekâ şirketi olan Anthropic, Claude modelle­rinin testler sırasında ger­çek üçüncü taraf sistemlere izinsiz erişebildiğini açıkla­dı. Denetleme ve inceleme sonrasında yayımladıkları tehdit raporunda ise yapay zekânın siber operasyonlar­dan kanunsuz gözetleme­ye, kara propaganda faali­yetlerinden biyolojik savaşa kadar uzanan bir yelpaze­de kötüye kullanılabilir du­ruma geldiğini kabul etti. Anthropic şirketinin CE­O’su Dario Amodei, şirket­ler ve ülkeler arasında süren yapay zekâ yarışının hız kes­mesi gerektiğini, zira güven­lik sistemlerinin yapay zekâ teknolojisindeki gelişimin ardında kaldığını ifade et­ti. Şirket çalışanlarının bir kısmı istifa ederken sosyal medyadan durumun riskle­rine dikkat çekmeye çalışan mesajlar yayımlamaya baş­ladılar. Durum anlaşılan dü­şündüğümüzden de kötü bir noktaya gelmişti.

Yapay zekânın güvenlikleştirilmesi

Karşımızda bir sorun oldu­ğu açık ama kanımca bir de soru var: “Yapay zekâ konu­sundaki söylem neden ve na­sıl bu kadar hızlı biçimde bir ‘güvenlik’ diline dönüştü?” Daha önce güvenlik eksenli olarak tartışılmayan bir baş­lık, ne oldu da ellerimizle bü­yüttüğümüz ve tüm insanları öldürmesini beklediğimiz bir canavara dönüştü?

Uluslararası ilişkiler li­teratüründe sıklıkla kul­landığımız “güvenlikleş­tirme” kavramı bence bir yönüyle açıklayıcı niteli­ğe sahip. Kopenhag Okulunun temsilci­lerinden Barry Bu­zan, Ole Wæver gibi isimler hiçbir mese­lenin kendiliğinden bir güvenlik mesele­si olarak okunama­yacağını, bunun ger­çekleşmesi için ön­celikle o meselenin birileri tarafından varoluşsal bir tehdit olarak tanımlanması gerektiğini söylerler. Onlara göre örne­ğin göç, iklim, etnik kimlik vs. gibi konular eğer birile­ri tarafından “varoluşsal bir tehdit” olarak tanımlanır ve toplum da bu yaklaşıma ik­na olursa, siyasi otoritele­rin normal şartlarda itiraz edilecek olağanüstü önlem­leri alması meşruiyet kaza­nır. Nitekim yapay zekâ tar­tışması da kanımca aynen bu şekilde ilerlemekte. Yara­tabileceği zorluklar, kolektif algıda yaratabileceği tehli­kelere dönüşmüş durumda. Sıradan insanlar açısından gelinen nokta “Devlet bunu düzenlesin de fazla sıkıntı yaratmasın” olmaktan çıktı. Talep artık net: “Bizi bundan koruyun.”

Düzenleme ile güvenlik­leştirmenin aynı eksende ilerlemeyeceği açık. Dev­let, siyasi bir aygıt ve örgüt olarak her alanı zaten regü­le eden bir kurumdur. An­cak risk algısı ve tehdit dü­zeyi değiştiğinde konu, dü­zenlemeden kontrol altına almaya doğru evrilir. İnsan zihninde korku ve kaygının yarattığı hasar, devlet-birey ilişkisini de özgürlük-gü­venlik dengesini de yeniden şekillendirir. Güvenlik ih­tiyacı büyüdükçe iktidarın müdahale alanı genişler ve meşruiyet kazanır.

Google, Microsoft, Meta, OpenAI, Anthropic gibi ya­pay zekâ ve teknoloji şirket­lerinin kontrol ettikleri veri, algoritma, hesaplama gücü ve bilgi üretme kapasitesiy­le devlet merkezli egemenlik alanının dışında muazzam bir güç alanı oluşturdukla­rı reddedilemez bir gerçek. Devletlerle bu tekno-oli­garklar arasında gelecekte bir iktidar mücadelesinin ol­ması da beklenmeyen bir du­rum değil. Ancak ilginç olan, bizzat bu tekno-oligarkların devletleri müdahale etmeye çağırması; yani kontrol edil­mesi gerekenlerin devleti bizzat kendi elleriyle kont­role davet etmesi. Bu bir pa­radoks.

Paradoksun içeriği

Büyük usta Shakespea­re’in Fırtına adlı eserinin kahramanlarından olan vah­şi ve insansı Caliban’ın, onu bir türlü kendi istediği gibi medenileştiremeyen efen­disi Prospero’ya söylediği şu sözler geldiğimiz noktayı şa­hane anlatıyor: “Bana dilimi sen öğrettin; benim bundan kazancımsa sana küfretmeyi öğrenmek oldu.”

Elimizdeki teknoloji tam da bize küfretmeye hazırla­nırken onu ehlileştirme çağ­rısı geç kalmış sayılabilir. Nitekim yapay zekânın gü­venlikleştirilmesinden söz ederken tehdidin uydurma olduğunu, kötüye kullanım veya kontrol sorunlarının olmadığını da söylemiyo­rum. Aksine tehlike kesin­likle var ve artık teorik ol­maktan çıkmış durumda. Ancak tehlikenin varlığı, ya­ratılan korkunun politik ola­rak işlevsiz olduğu anlamına da gelmiyor.

Bu ani güvenlikleştirme süreci belki bir tuzak. Şirket­ler devletin regülasyon kapa­sitesini test etmek istiyorlar. Ya da tam tersi, devlet aygı­tı tekno-oligarkları kontrol altına alacak sert önlemler için bir meşruiyet ortamı yaratmaya çalışıyor. Bugün konuşanlar işbirlikçileri. Ya da belki şirketler gerçekten yaptıkları işten ve yarattıkla­rı canavardan korkuyorlar ve yardıma ihtiyaçları var. Belki de olanlar kapitalist dünya­daki şirketler arası rekabetin bir ürünü ve büyük balıklar küçükleri yutma arayışında­lar. Sistemdeki büyük oyun­cular, regülasyonlarla bari­yerler oluşturup daha küçük olanların sisteme girişlerini ve kendilerinden daha hızlı gelişmelerini durdurmak is­tiyorlar. Ya da belki de tek­no-oligarklar devletlerle ça­tışmayı göze alamadılar ve savaşmak yerine onları ken­di kurdukları düzenin ortağı olmaya davet ediyorlar. Ya­pay zekânın güvenlikleştiril­mesi, tekno-oligarkların gü­cünü kıracak bir devlet ham­lesi de olabilir, devletlerle bu şirketler arasında kurulan bir iktidar ortaklığının ilk adımları da.

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 14.467,25 0,51 %
Dolar 48,6163 0,21 %
Euro 56,4030 0,24 %
Euro/Dolar 1,1593 -0,06 %
Altın (GR) 6.773,64 -0,20 %
Altın (ONS) 4.331,65 -0,40 %
Brent 101,74 -4,20 %