Ortadoğu’da yeni mimari
Birleşmiş Milletler’in öncüsü olarak kabul edilen Milletler Cemiyeti’nin 1920’de resmen kuruluşu, dünya genelinde savaş sonrasının yarattığı tükenmişlik, travma ve aynı zamanda umut atmosferinde gerçekleşmişti. Avrupa dört yıl süren ve milyonlarca insanın hayatını kaybettiği bir savaştan çıkmış, imparatorluklar dağılmış, toplumlar hem ekonomik hem psikolojik hem de demografik olarak darmadağın olmuştu. Herkes “bir daha asla” inancıyla doluydu ve I. Dünya Savaşı’nın “tüm savaşlara son veren bir savaş” olacağı düşünülüyordu. Küresel kolektif psikoloji, travma ile ütopya arasında salınıyordu. “Bu korkunç dünya eskisi gibi devam edemez” düşüncesi, yeni ve diyalog sağlayıcı kurumların varlığı halinde daha barışçıl bir dünyanın kurulabileceği iyimserliğini de besliyordu. Olmadı; insanlık, kendisini 20 yıl sonra eskisinden de beter bir küresel savaşın içerisinde buldu.
İkinci savaş ilkinden farklıydı. Bu yenisi imparatorluklar ve devletler arasındaki bir güç ve nüfuz mücadelesinden çıkmış; içine ideolojilerin, soykırımların, nükleer silahların da girdiği varoluşsal bir küresel kavgaya dönüşmüştü. Bu kavgada yumruk sayılmıyor, kitlesel imha süreçlerinin de gündeme geldiği dehşet verici bir yıkım ortamı sergileniyordu. Savaşın sonundaki psikoloji “bir daha asla” noktasından “o zaman nasıl” aşamasına geçecekti. Ne yapılmalıydı ki bir daha asla böyle bir savaş gerçekleşmesin?
Birleşmiş Milletler tam da böyle bir ruh halinin içerisinde şekillendi. Umuttan ziyade temkinlilik, pragmatik heveslerden ziyade stratejik kazanımlar ön plana geçmişti. Dünya yine eskisi gibi büyüklerin kontrolünde olacaktı ama diğerlerinin bundan görece memnuniyet duymasını sağlayacak koşullar ve istikrar da oluşturulacaktı. Soğuk Savaş denilen tahayyül, bu istikrar arayışının bir ürünüydü. Madem küresel güç rekabeti sistemin temel dinamiğiydi ve bitirilemiyordu, o zaman oyunun kuralları belirlenmeliydi.
Bu yeni düzende büyük güçler kendileri yerine atlarının koşması gerektiği konusunda uzlaşmış; koşu mekânının coğrafi sınırları belirlenmiş; atların koşması ve dinlenmesi gereken dönemler itinayla tasarlanmıştı. Koşucularla yük taşıyıcı olanlar, tarla sürenlerle kasabaya gönderilecek atlar ayrışacak ve her biri işlevlerine göre besleneceklerdi. Atlar vazifelerini, sahipleri gereğini yaptılar ve bu tasarım uzun süre insanlığı küresel bir savaştan korumayı başardı. Peki, bu düzeni böyle devam ettirmek mümkün mü? Atların sahiplerini sırtlarından atma eğilimine girdiği bir ortamda istikrar nasıl sağlanabilir?
Amerikan hegemonyasının çöküşü
Birleşmiş Milletler’in 81. Genel Kuruluna ABD’nin en kıymetli atının jokeyi Netanyahu’ya yönelik protestolar damga vurdu. O konuşurken salon boşaldı, sokaklarda protesto gösterileri düzenlendi. İsrail başbakanının New York ziyaretinin güzergâhı bile Uluslararası Ceza Mahkemesinin kendisi hakkında verdiği tutuklama kararının gölgesinde belirlendi. Bir savaş suçlusu için, en güvendiği ABD topraklarında bile hayat zorlaşıyordu.
Genel Kurul devam ederken Carnegie Endowment for International Peace’den Michael Young’ın yazdığı bir makale hayli ilgi topladı. “Orta Doğu’da Pax Americana’nın Sonu ve Üç Kopuş” başlıklı yazıda, İsrail öncülüğünde Gazze’de başlayan ve İran savaşıyla derinleşen sürecin, ABD’nin bölgede kurduğu düzeni ayakta tutan tüm kolonları sarstığından bahsediliyordu. Ona göre ABD’nin güvenlik sağlama, ahlaki meşruiyet ve düzen kurma kapasitesi her geçen gün daha da çözülüyor.
Ahlaki kopuş dediği şey, Gazze’de yaşananlarla ABD’nin yıllardır savunduğunu iddia ettiği evrensel değerlerin tamamen ters düşmesi. Söylem ve eylem arasındaki mesafe inanılmaz açılmış durumda. Ortada ne insan hakları ne de normlara dayalı bir uluslararası düzen var. Ve dünya kamuoyu ABD’nin, İsrail’in aracı olduğunu düşünüyor.
İkinci önemli kopuş stratejik düzeyde. Young bu kopuşun Suudi Arabistan ile ilişkilerden başladığını belirterek, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kendisine çok güvenen bir müttefiki için açılmamasını hata olarak görüyor. Suudi Arabistan’ın 2023’tür Çin’in arabuluculuğunda İran’la Pekin Anlaşması’nı imzalamasının da bu arayışın sonucu olduğunu söylüyor. Konu şimdilik ABD eksenini bırakmak olmasa da sadece Amerikan güvenlik şemsiyesinin yeterli olmadığı bölge ülkelerince açıkça görünüyor. İran savaşında bölgedeki müttefik ülkelerin topraklarını kullandırdıkları Amerikan üsleri dolayısıyla karşı karşıya kaldığı saldırılar da ittifak ilişkilerinin gözden geçirilmesine neden oluyor.
Üçüncü kopuş ise psikolojik. Bölgenin büyük devletleri artık ABD ve İsrail’in başrolde olduğu bir senaryoda figüran rolü oynamak istemiyorlar. ABD’nin önerisi olan İbrahim Anlaşmaları yerine kendi modellerini geliştirme eğilimindeler. Nitekim Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin işareti olarak okunuyor.
Başka kopuşlar da var
ABD hegemonyasının çöküşünde rol oynayan başka kopuşlar da bulunuyor. Kanımca bunlardan ilki “caydırıcılık” unsurunun kalmamış olması. Caydırıcılık sadece sahip olduğunuz güç kapasitesi ile değil, o gücü gerektiğinde kullanacağınıza ve etki yaratabileceğinize dair karşı tarafta inanç oluşturabilmenizdir. ABD kapasitesini İsrail dışında hiçbir müttefiki için kullanma isteğinde olmadığı gibi, ne kadar etki yaratabildiği de artık sorgulanıyor.
Bir diğer kopuş ise Soğuk Savaş’ın bağımlılık ilişkilerinin çözüldüğü “ilişkisel kopuş”. Artık hiçbir devlet kendisini şundan ya da bundan olarak tarif etmek istemiyor. Farklı düzlemlerde farklı ittifaklar şekilleniyor ve dost-düşman ayrımı net değil. Yeni düzende devletler taraf seçmek yerine “ilişki portföyü” oluşturuyorlar. Nasıl akıllı yatırımcılar tüm sermayelerini tek bir varlığa yatırmayarak riskini dağıtıyorsa, devletler de artık güvenliklerini, ekonomilerini, teknolojilerini ve diplomatik ilişkilerini dağıtık halde tutuyorlar.
Bir de ontolojik kopuş var. Devletlerin güvenlik ihtiyacı artık sadece fiziksel varlıklarını korumak odaklı şekillenmiyor. Uluslararası sistemde düzen kayganlaşmaya, kurum ve normlar çatırdamaya başladığında devletler kendilerine daha sağlam basacakları zeminler bulmaya çalışıp yeni roller ve kimlikler ediniyorlar. Kısaca yeni bir düzen kuruluyor ve kopan kopana…