Emekli aylıklarına refah payı mı, kalıcı reform mu?
Düşük emekli aylıkları, Türkiye’nin en önemli ekonomik ve sosyal meselelerinden biri hâline geldi. Cumhurbaşkanı’nın emekli aylıklarında sınırlı bir iyileştirme yapılabileceğine ilişkin açıklamalarının ardından televizyonlarda ve sosyal medyada yeniden aynı soru tartışılıyor: Emekliye ne kadar zam yapılacak, refah payı verilecek mi? Elbette bu sorular önemli. Ancak asıl sormamız gereken başka bir soru var: Emekli aylıkları neden bu kadar düşük ve neden zaman içinde değerini koruyamıyor?
Geçmişte enflasyon oranının üzerinde artışlar yapıldı. SSK ve Bağ-Kur emeklileri açısından tabloyu hatırlayalım:
2023 Ocak
Altı aylık enflasyon:
%15,40
Toplam aylık artışı:
%30
Enflasyona ilave artış:
14,60 yüzde puan
2023 Temmuz
Altı aylık enflasyon:
%19,77
Toplam aylık artışı:
%25
Enflasyona ilave artış:
5,23 yüzde puan
2024 Ocak
Altı aylık enflasyon:
%37,57
Toplam aylık artışı:
%49,25
Enflasyona ilave artış:
11,68 yüzde puan
Bu örnekler, refah payının daha önce de başvurulan bir yöntem olduğunu gösteriyor. Ancak burada önemli bir ayrım var: Açıklanan ilave oranlar, enflasyon artışı ile toplam zam arasındaki yüzde puan farkıdır. Ayrıca kök aylığa yapılan artış, aylığı yasal alt sınıra tamamlanan her emeklinin eline geçen tutarı aynı oranda artırmayabilir.
Önümüzdeki döneme ilişkin beklentilerde yıllık enflasyonun yaklaşık yüzde 29 düzeyinde gerçekleşmesi, SSK ve Bağ-Kur emeklileri için ilgili altı aylık artışın yüzde 9–10 bandında, memur ve memur emeklileri içinse toplu sözleşme hükümleriyle birlikte hesaplanan enflasyon farkının yüzde 7–8 dolayında olması gibi senaryolar konuşuluyor. Bunlar henüz kesinleşmiş oranlar değil; nihai hesaplama açıklanacak veriler ve ilgili mevzuat üzerinden yapılacak.
Bu çerçevede en düşük tamamlanan emekli aylığının 23.552 liradan 30 bin liraya çıkarılması da gündeme gelebilir. Böyle bir adım, mevcut taban tutara göre yaklaşık yüzde 27,4 artış anlamına gelir.
Diğer aylıklar için toplam artışın yüzde 17,5 düzeyine çıkarılması veya enflasyon artışına ilave yaklaşık 11 puanlık farklı bir düzenleme yapılması da olası senaryolardır. Fakat yüzde 17,5 toplam artış ile yüzde 17,5 ilave refah payı aynı şey değildir. Hangi yöntem tercih edilirse edilsin, kararın kapsamı ve kök aylıklara etkisi açık biçimde ortaya konulmalıdır.
Asıl mesele, her altı ayda bir yapılan bu küçük müdahalelerin kalıcı bir çözüm üretip üretmediğidir. Emekli aylıklarının düşüklüğünü yalnızca EYT’ye ya da deprem sonrası ekonomik koşullara bağlamak doğru değil. EYT düzenlemesi 3 Mart 2023’te yürürlüğe girdi. Oysa en düşük emekli aylığını belirli bir tutara tamamlama uygulaması Ocak 2019’da, 1.000 lira ile başlamıştı. Bugün bu tutar 23.552 lira. Demek ki sorun, son yıllarda ortaya çıkan tek bir gelişmeden ibaret değil; emekli aylığı hesaplama sisteminin yapısını da tartışmak zorundayız.
Emekli aylıkları ile asgari ücret arasındaki ilişkiyi rakamlarla görmek, sorunun boyutunu daha iyi ortaya koyuyor. 2002 Aralık ayına ilişkin TBMM kayıtları ile güncel rakamları karşılaştırdığımızda tablo şöyle:
2002 Aralık
Net asgari ücret:
184 TL
En düşük SSK emekli aylığı:
257 TL
Emekli aylığının asgari ücrete göre farkı:
%39,7 daha yüksek
Güncel durum Net asgari ücret:
28.075 TL
En düşük tamamlanan emekli aylığı:
23.552 TL
Emekli aylığının asgari ücrete göre farkı:
%16,1 daha düşük Dengedeki değişim
Emekli aylığının asgari ücrete oranı:
%139,7’den %83,9’a geriledi.
Orandaki gerileme:
55,8 yüzde puan
Oransal gerileme:
yaklaşık %39,9
Burada karşılaştırılan iki aylık aynı hukuki tanıma sahip değil: 2002 rakamı en düşük SSK aylığını, bugünkü rakam ise yasal olarak alt sınıra tamamlanan aylığı gösteriyor. Buna rağmen karşılaştırma, emekli aylığı ile asgari ücret arasındaki makasın ne ölçüde değiştiğini açık biçimde ortaya koyuyor.
Bence çözümün ilk ayağı, emekli aylığı hesaplama sistemini yeniden ele almaktır. Prim gün sayısı, sigortalılık süresi ve özellikle prime esas kazanç, bağlanacak aylık üzerinde daha güçlü ve anlaşılır bir etkiye sahip olmalıdır. Daha uzun süre çalışan, daha fazla prim günü biriktiren ve daha yüksek kazanç üzerinden prim ödeyen kişi, emekli olduğunda bunun karşılığını belirgin biçimde görebilmelidir. Emeklilik yaşı da sistemin aktüeryal dengesi içinde değerlendirilmelidir. Amaç insanları bir an önce emekli olmaya yönelten değil, kayıtlı çalışmayı ve sistemde kalmayı cazip kılan bir düzen kurmaktır.
İkinci ayak, emekli aylığının satın alma gücünü korumaktır. Yüksek enflasyon dönemlerinde altı ayda bir artış yapılması, emeklinin ara aylarda alım gücü kaybına uğramasına yol açabiliyor. Bu nedenle özellikle yüksek enflasyon koşullarında aylık TÜFE’ye bağlı otomatik güncelleme veya aylık avans-mahsuplaşma modeli tartışılmalıdır. Böyle bir mekanizma hem öngörülebilir olmalı hem de enflasyonun geçici dalgalanmaları karşısında emeklinin gelirini korumalıdır.
Üçüncü ayak ise güncelleme katsayısı ve emeklilik yılı etkisidir. Enflasyonun gerilediği dönemlerde, emeklilik başvurusunu bir sonraki yıla bırakan sigortalının hesaplanan aylığında farklılıklar, hatta düşüşler görülebiliyor. Yıl değişti diye uzun yıllar prim ödemiş bir kişinin emeklilik hakkının ekonomik değeri aşınmamalı. Güncelleme katsayısının, büyümenin hesaba katılma biçiminin ve aylık bağlama oranlarının birlikte gözden geçirilmesi; yıllar arasındaki bu keskin farklılıkların giderilmesi gerekiyor.
En düşük aylık meselesi de bu bütünün parçasıdır. Yasal emeklilik koşullarını yerine getiren bir kişinin aylığının, makul bir yaşam standardını sağlayacak güvenilir bir tabanın altına düşmemesi gerektiğini savunuyorum. Bu tabanın net asgari ücretin altında kalmaması hedeflenebilir. Ancak yalnızca Hazine’den fark ödeyerek milyonlarca kişiyi aynı tutarda buluşturmak, fazla prim ödeyen ile az prim ödeyen arasındaki ilişkiyi zayıflatıyor. Asıl hedef, alt sınırı güvence altına alırken hesaplanan kök aylıkları da güçlendirmek olmalıdır. Bunun maliyetinin, finansmanının ve geçiş takviminin açıkça ortaya konulması şarttır.
Özetle, emekliye refah payı verilmesi kısa vadede bir rahatlama sağlayabilir. En düşük aylığın 30 bin liraya tamamlanması da pek çok hanenin bütçesine nefes aldırabilir. Fakat birkaç ay sonra aynı tartışmayı yeniden yaşamamak için daha büyük soruya cevap vermeliyiz: İnsanlar neden yıllarca çalışıp prim ödedikleri hâlde emeklilikte geçim sıkıntısı çekiyor? Kalıcı çözüm, sadece zam oranını artırmak değil; emeği, primi ve çalışma süresini karşılıksız bırakmayan, emekli aylığının değerini enflasyona karşı koruyan adil ve sürdürülebilir bir sistemi kurmaktır.