İran ve zayıfın gücü

Savaşlar genel­likle güçlü ola­nın garanti kazana­cağına dair yanlış bir varsayımla baş­lar. Güçlü tarafın kâğıt üzerinde as­keri kabiliyetleri, ekonomik kapasite­si, siyasi meşruiye­ti herkesçe bilinen ve kabullenilen konu­lardır. Bir ülkenin askeri ka­pasitesine bakılıp, “kendisin­den sonra gelen bilmem kaç ül­kenin toplamından daha fazla savunma bütçesine sahip” gi­bi bir veri görüldüğünde aske­ri liderliğin netleştiği düşünü­lür. Sayısal verilerin, savaş he­nüz hayata geçmeden galibi ve mağlubu ilan etmeye yeterli ol­duğu zannedilir. Oysa işler hiç de öyle gelişmez. Savaşları ço­ğu kez askeri gücü yüksek olan değil, dayanma gücü yüksek olan kazanır.

Barış ve güvenlik araştır­maları uzmanı Andrew Mack, “asimetrik savaşlarda savaş­ların sonucunun askeri kapa­siteyle değil, tarafların savaşa yüklediği anlam ve davaya bağ­lılık düzeyiyle” belirleneceğini iddia eder. “Neden Büyük Dev­letler Küçük Savaşları Kaybe­der?” (Why Big Nations Lose Small Wars) başlıklı makale­sinde Mack, savaşın güçlü olan taraf açısından bir araç, zayıf olan taraf için ise bir varoluş meselesi olduğunu söylemek­tedir. Ona göre güçlü taraf sa­vaşa sınırlı bir çıkarla girer ve maliyetler arttıkça geri çekil­me eğilimi gösterir. Zayıf taraf ise varoluşsal bir motivasyonla mücadele ettiğinden, maliyet­lerle ilgilenmez; direnmek zo­rundadır. Mack bu duruma “çı­kar asimetrisi” adını verir.

Güçlü devletlerin savaşa de­vam etme konusunda en belir­gin zaafı kamuoyunun kayıp­lara karşı sergilediği duyarlı­lıktır. Savaşın amacı ve hedefi toplum tarafından tam olarak içselleştirilemediğinde eleş­tiri okları karar vericilere dö­ner. Kayıplar yalnızca tabut sayısı değildir kuşkusuz; eko­nomik kayıplar, imaj ve itibar kayıpları, dış politik çıkarlar bazındaki kayıplar vs. bir bü­tün olarak kamuoyunun duru­şuna etki eder. Zayıf taraf bu­nu bildiğinden zamana oynar ve karşı tarafın kamuoyunda bir fayda-maliyet hesabının ya­pılmasını bekler. Zayıfın gücü, beklentisinin hayatta kalmak­tan ibaret olması ve sonuna ka­dar direnmekten başka çare­sinin bulunmamasıdır. Zaman onun en büyük dostudur.

Nitekim bugün Trump açı­sından İran savaşını sürdürme konusundaki en büyük açmaz, savaşın maddi ve manevi ma­liyeti ile elde edilmek istenen sonuç arasındaki bağın giderek daha da zayıflamasıdır. Ameri­kalı seçmenin Vietnam’dan bu yana sorusu hep aynıdır: “be­nim vergimle kimin için, ne uğ­runa savaştayız?”

Trump’ın Savaşı

Trump’ın defalarca savaş nedenini değiştirmiş olma­sı doğal olarak zafer olarak ta­nımladığı noktayı da oynak hale getiriyor. Kimse gerçekte neyin hedeflendiğini anlamış değil. ABD ile İran arasında­ki birikmiş düşmanca duygu­ların ilk aktığı kanal, “nükle­er tehdit” söylemi. Trump’ın temel iddiası (Netanyahu’dan devşirdiği hikâye) İran’ın nük­leer silah geliştirmek üzere ol­duğu varsayımına dayanıyor. Yıllardır süren nükleer mü­zakerelerden (JCPOA) ilk dö­neminde çekilmesi anlaşmayı yapısal olarak yetersiz bulma­sından ve denetim eksikliğin­den şikâyet etmesinden kay­naklanmıştı. Trump’ın tavrı aynı zamanda bu anlaşmaya büyük yatırım yapan eski ABD yönetimine, yani Obama’nın dış politika mirasına bir reak­siyon olarak da şekillenmiş­ti. Trump, İran rejimini yap­tırımlarla sıkıştırabileceğini düşünmüş, ama daha öngörü­lemez bir İran ile karşılaşmak durumunda kalmıştı.

Trump’ın ikinci döneminde savaşla birlikte gelinen nokta ise İran’ın nükleer silah yap­ma hakkı konusunda daha ge­niş bir meşruiyet çerçevesi ka­zandırmış görünüyor. Dünya kamuoyunda yükselen sesler, İran’ın ABD ve İsrail’den da­ha tehlikeli bir nükleer güç ol­mayacağı yönünde. Zaman za­man İsrail yönetimi tarafından dillendirilen, gerekirse nük­leer silaha da başvurulabile­ceği söylemi, bölge açısından nükleer bir tehdidin ancak bir dehşet dengesi oluşması halin­de bertaraf edilebileceği fikri­ni yaygınlaştırıyor. Maalesef savaşla birlikte bölge, nükleer silahlardan arındırılmak yeri­ne nükleer silahlara sahip olma eğilimi artmış bir ülkeler coğ­rafyasına dönüşüyor.

Trump’ın ikinci hedefi ABD’nin olağanüstü askeri gü­cünün sahaya sürerek ABD’yi yeniden büyük yapmakta ol­duğunu dosta düşmana göster­mek olsa da durum öyle sey­retmiyor. Büyük bir gururla ürettikleri F-35’lerini kaybet­meleri bir yana, tüm donanma­sını, hava kuvvetlerini, yöneti­cilerini yok etmelerine rağmen İran’ın direnme gücünde bir eksilme şimdilik görünmüyor. Aksine rejim, zayıfın gücüne sarılıp savaşı zamana yayıyor ve küresel toplumun bütünü­nü etkiler hale getirerek bir tek merkezden süren dünya savaşı­na dönüştürüyor.

Körfezdeki tüm ABD mütte­fiklerini hedef alarak, ABD ta­rafından korunamayacakları hissiyatını yayıyor ve ABD’nin İsrail’den başka hiçbir ülkeyi gerçek müttefik olarak görme­diğini, sadece onları kullandı­ğını göstererek büyük bir gü­vensizlik yayıyor. Hürmüz’ün kapatılması yoluyla hem Rus­ya’ya hem de kendisine uygu­lanan petrol satış yaptırımla­rının kaldırılmasını ise muhte­melen gülümseyerek izliyor.

ABD’nin kontrol kaybı

Ne İran’ı, ne enerji akışını, ne de küresel ittifak değişiklik­lerini kontrol etmek artık ko­lay değil. İran, Hürmüz’ü ka­patarak küresel sistemin kal­bini tekletmeyi başardı. Krizin boyutları savaşın ne kadar sü­receğine bağlı olarak yükse­lecektir. ABD’de şimdilerde Hark adasına yönelik bir ka­ra operasyonundan bahsedil­se de İran’ın böyle bir durum­da bir intihar bombacısına dö­nüşmeyeceğinin garantisi yok. Yani adayı teslim etmektense tümüyle yok etmeyi tercih ede­bilirler. Bu da dünya çapındaki enerji şokunun geri dönülemez bir sistem değişikliği ile sonuç­lanmasına yol açabilir. Eğer ka­ra operasyonu İran ana kara­sına yönelik bir şekil alırsa da, 1.6 milyon kilometre karelik ve 90 milyon nüfuslu bir ülkenin direnme gücünün boyutlarını görmek bakımından tarihi bir örnek olayla karşılaşabiliriz.

Siyaset bilimci Ivan Arre­guin, “zayıf aktör güçlü olanın oyununu oynamazsa kazana­cağını” söylüyor. Oyunun saha­sını, hakemini, kurallarını, se­yircilerini kontrol edemeyince işlerin ne kadar kolayca zayıf tarafın lehine dönebileceğini bu savaş hepimize gösteriyor. Trump yönetimi, şapkadan ye­ni bir tavşan çıkaramazsa, ara seçimlerle birlikte büyük bir çöküşün yaşanması kaçınılmaz görünüyor. O zaman savaşı kim kazanıyor dersiniz?

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 13.047,72 -0,51 %
Dolar 44,3245 0,06 %
Euro 51,2807 -0,04 %
Euro/Dolar 1,1558 -0,11 %
Altın (GR) 6.305,90 -1,57 %
Altın (ONS) 4.429,32 -1,52 %
Brent 108,00 -0,37 %