7 °C
Ömer Faruk ÇOLAK
Ömer Faruk ÇOLAK EKONOMİ ATLASI dunyaweb@dunya.com

Şirket borçlarının geleceği

Bir ülkenin borcu sadece kamuya ait değildir. Bankalar, şirketler ve hanehalkı da borçlanır. Bunların birindeki borç büyümesi sadece borç sahibini etkilemez, tüm ekonomiyi etkiler. Örneğin şirketlerin borçlarındaki artış sadece şirket bilançolarını değil, banka bilançolarını da etkiler. Yaşanan krizler, ilişkinin bu yönlü olduğunu bizlere defalarca gösterdi.

Şimdilerde başta uluslararası kuruluşlar olmak üzere, ekonomiye yön verici konumdaki güçler tam bir şirket borcu korkusu içine girmiş durumdalar. Bunlara bu hafta IMF’de katıldı. 

IMF her yıl nisan ayında yayınladığı, eylül ayında güncellediği Küresel Finansal İstikrar Raporunda (Global Financial Stability Report) bu defa üçüncü bölümünü şirket borçlanmalarına ayırdı.

Rapora göre yükselen ekonomilerin şirket borçları 2004 yılında 4 trilyon dolar iken, 2014 yılında 18 trilyon dolara ulaştı. Bu ekonomilerde şirket borçlanması 2012 yılından itibaren daha da hızlandı. Şirket borçlanmasındaki değişmenin GSYH oranı en fazla olan ülke %25 ile Çin olurken, ikinci sırayı %23 ile Türkiye aldı. 

Şirketlerin borç hacmi kadar, hangi borçlanma araçlarını kullandıkları ve hangi para cinsinden (ulusal para ya da döviz) borçlandıkları da önemli. Açıklanan verilere yükselen ekonomilerde borçlarının yaklaşık 14 trilyon doları kredi cinsinden, geriye kalanı tahvil borcu. Borçların önemli bir kısmı da döviz cinsinden. Rapordan elde ettiğimiz bir başka veri ise yurtiçi bankaların toplam krediler içinde kurumsal (şirket) kredilerinin payı. Bu oranın en yüksek olduğu ilk ülke Türkiye, ikincisi Şili.     

IMF raporu şirket borçlarının sorun hale geldiğini ve yükselen ekonomilerin risk oluşturduğu söylerken, bu olgunun küresel ekonomi için yeni bir tehdit olarak algılandığının altını çiziyor. İlginç olan bir başka nokta ise bu raporun yayınlanmasından birkaç gün önce Standard and Poors Türkiye ve Endonezya’nın (Turkey  and Indonesia: Heading Opposite Ways) ülke riskinin arttığına yönelik bir not yayınladı. Üstelik Türkiye’nin görünümünün Endonezya’nın aksine negatif olduğunu ileri sürdü.

Seçime gidilirken yükselen ekonomiler içinde en riskli olanlar kategorisine girmek ne ülke için ne de iktidar partisi için hoş değil. Çünkü bu saptamalar sadece ekonomik riskleri değil, politik riskleri de yükseltiyor.  Bu noktada şirket borçlarına ayrıntılı bakmakta yarar var. 

Türkiye’de şirket borçlarına bakıldığında ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: 

Haziran 2015 itibari ile bankacılık sektörünün toplam kredileri (1.024 milyar TL) içinde kurumsal kredilerin payı (KOBİ’ler dâhil) %73, GSYH oranı ise %58,6. Temmuz 2015 itibari ile özel sektörün uzun vadeli borcu 178 milyar 226 milyon dolar, kısa vadeli borcu 111 milyar 335 milyon dolar, yani özel sektörün toplam döviz borcu 289 milyar 561 milyon dolar. Kısa vadeli borcun 37 milyar 18 milyon dolarlık kısmı şirketlere, 90 milyar 735 milyon dolarlık kısmı finansal kurumlara, uzun vadeli borcun 82 milyar 364 milyon dolarlık kısmı şirketlere, 95 milyar 861 milyon dolarlık kısmı finansal kurumlara ait. 

Şirket borçlarının %42,5’i sınai, %57,5’i hizmetler sektörünün, tarım sektörünün borç pastasındaki payı nerede ise sıfıra yakın. Sınai sektörüne verilen kredilerin içinde ise aslan payını %27,3 ile (9 milyar 471 milyon dolar) enerji sektörü alıyor. Hizmetlerde ise %27,6 ile ulaştırma ve %18 ile inşaat en fazla borçlu olan sektörler.

Eldeki verilere bakarken borcun bir stok değer olduğunu unutmamalıyız. Bu stok ancak gelir akımı ile azaltılır. Yani şirketler için üretimleri, satışları, makro ekonomi açısından GSYH artarsa borçlar ödenir. Bu ilişki işliyor ise borç stoku önemsiz hale gelir. Fakat eğer şirketlerin üretim ve satışları azalıyor, ekonomide GSYH büyüme oranı düşüyor ise borç sorun haline gelir (tıpkı Yunanistan gibi). 

Şirketler borçlarını ödeyemez ise, önce kendileri, sonra bankaları ve daha sonra da ekonomiyi batırırlar. Ancak şirketler ve bankalar batmadan önce yabancı sermaye tarafından satın alınabilir ve batmaktan kurtulabilirler. Ancak sermaye el değiştirmiş olur. Bu durum 1997 Güneydoğu Asya ve 2007/2008 krizinde böyle işledi.

Dolayısıyla Türkiye’deki şirketler borçları nedeni ile zor duruma düşerse, önce fiyatları (şirket değerleri) düşer, sonra bu düşük fiyattan yabancı sermaye tarafından satın alınabilirler, bu kurguya bankalar da dâhildir. Nitekim 2001 krizinde böyle oldu. 

Sonuçta büyük olan kazanır, kapitalizm de bu değil mi?