Yeni siyasal dalga
Son yıllarda yaşadığımız siyasal dönüşümü anlamaya çalışırken üzerinde en fazla durduğumuz konulardan birisi de demokratik sistemlerin doğaları gereği kendi içlerinden ürettikleri otoriterleşme eğilimleri. Küresel siyasal gelişmeler, liberal demokrasilerin kurumsal temsil mekanizmalarının yetersizliği, güçlü lider arayışının yaygınlaşması, siyasi kutuplaşmanın derinleşmesi ve çoğulculuğun giderek daha fazla sorgulanması nedeniyle otoriterleşme eğilimlerini belirginleştiriyor. Sandıktan çıkan siyasi iktidarlar, kendilerini iktidara taşıyan sistemin denge ve denetim mekanizmalarını sınırlandırarak, sandıkla gelmiş olmayı sınırsız bir yönetme yetkisinin kaynağı olarak yorumluyorlar.
Ancak tarihsel dönüşümlerin hiçbirinin tek yönlü ilerlemediğini, her büyük siyasal eğilimin kendi karşıtını üretme potansiyeli taşıdığını da unutmamak gerekiyor. Şimdilerde farklı ülkelerde sandıklara yansıyan tepkiselliğin yeni bir demokratikleşme dalgasına dönüşüp dönüşmeyeceğini henüz bilmiyoruz. Ancak son ABD ara seçimleri, Sırbistan’da öğrencilerin öncülüğünde gelişerek iktidara taşınan siyasi hareket ve Fransa’dan başlayarak İtalya, İspanya, Portekiz, Arnavutluk, Slovakya, Romanya gibi ülkeleri saran toplumsal protestolar, birbirinden farklı koşullarda ortaya çıkmış olsalar bile aynı hedefe odaklanıyorlar: Değişim. Ama nasıl?
Yapısal değişimler genellikle zamanın ruhuna uyumlu bir biçimde gelişiyor. Mevcut düzenin işleyişine olan itiraz her yerde aynı perspektiften şekillenmiyor. Sokağın ruhu doğrudan otoriterleşme ve kurumsal aşınmaya karşı yükselen tepkilerden beslendiği gibi, ekonomik koşullar ve geleceğin belirsizliğine yönelik bir başkaldırı da kendisini gösteriyor. Buna ilaveten Arnavutluk ve Romanya’daki gibi geleneksel partilerin toplumsal talepleri yansıtmamasına ve siyasal temsil eksikliğine karşı yükselen tepki ise ayrı bir başlık.
Dünya sathında Avrupa’dan ABD sandıklarına doğru esen bir rüzgarın uğultusu her yerden duyulurken sormamız gereken soru ise çift yönlü: Acaba dünya genelinde yükselen otoriterleşme eğilimi kendi karşı hareketini yaratarak, özgürleşme ve demokratikleşme eğilimlerini mi güçlendiriyor? Yoksa sokaklardaki hareket Arap baharında olduğu gibi tersine yönde bir rüzgar estirerek otoriterleşmeyi keskinleştirip, radikalleşmenin önünü açacak yeni bir dalga mı oluşturuyor?
Partilerden büyük bir itiraz mı?
Amerikan ara seçimleri yeni dalganın ilk işareti mi? sorusuyla başlayalım. Görünen sonuç, Demokratların Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğu elde ederek mevcut yönetimin hareket alanını önemli ölçüde kısıtlaması ve Trump’ın topal ördek haline gelmesi. Ancak seçimlerin dikkat çekici bir başka yönü daha var. Seçilen Demokrat adaylar birbirlerinden oldukça farklı siyasal kimliklere ve önceliklere sahipler. Seçimin en içeriği kuvvetli isimlerinden birisi olan öğretmen ve ilahiyatçı James Talarico, Hristiyan inancını toplumsal adalet ve kapsayıcılık üzerinden yorumlayan yaklaşımıyla Teksas’tan seçilirken, Müslüman bir doktor olan Abdul El-Sayed ekonomik eşitsizlik, sağlık ve toplumsal temsil meselelerini öne çıkaran söylemiyle Michigan’da sandıktan çıkmayı başardı. Keza Maine’de işçi sınıfı ve sendikal mücadele üzerinden siyaset yapan Troy Jackson ile Kuzey Carolina’da devletin kurumsal istikrarını öne çıkaran Roy Cooper da aynı seçmen beklentilerine seslenmediler. Sosyalist mantığa daha yakın duranlar da, piyasa ekonomisini ölümüne savunan Demokratlar da aynı Kongrede temsil hakkı kazandılar.
Demokrat partiden seçilen adayları birleştiren unsur, aynı siyasi reçeteye sahip olmalarından ziyade Trump yönetiminin temsil ettiği siyaset anlayışına yönelik itirazlarıydı. Bu açıdan tek bir ideolojik merkezden doğan homojen bir muhalefetten ziyade, farklı toplumsal rahatsızlıkların buluştuğu çoğulcu bir itiraz alanından söz etmek daha doğru. Kaldı ki bu eleştirel tutum sadece Demokrat Parti’nin sınırları içerisinde de kalmıyor. Cumhuriyetçi adaylar arasında da Trump’ın politikalarına karşı çıkan, kendisini başkanla özdeşleştirmek istemeyen birçok isim var. Bunlar kampanya boyunca Trump’ın açık desteğini almaktan da özellikle kaçındılar. Şimdilerde Amerikan siyasetindeki rekabeti salt Cumhuriyetçi-Demokrat karşıtlığı üzerinden açıklamak artık yeterli değil. Yeni fay hatları geleneksel parti sınırlarını bölerek derinleşiyor. Yeni düzenin yeni toplumu, yeni söylemlerin peşinde. Bu açıdan bakıldığında Sırbistan’da yaşananlar daha da dikkat çekici. Öğrencilerin öncülük ettiği protestoların geleneksel kalıpları aşarak farklı toplumsal kesimleri bir araya getirmesi ve Öğrenci Listesi’nin Aleksandar Vučić’in uzun yıllardır süren iktidarını devirmesi bir devrim niteliğinde. Fransa’da yaşanan gelişmelerde yine öğrenciler baş rolde. Onların eğitim sistemindeki sorunlar ve geleceğe yönelik kaygılar nedeniyle başlattıkları siyasi hareket, halkın hayat pahalılığından, kamu hizmetlerinin zayıflamasından ve geleneksel siyasi temsil mekanizmalarına güvensizliğinden gelen tepkiyle bütünleşince, oldukça geniş bir alana yayılan toplu bir itiraza dönüşüyor. Ancak mevcut düzene yönelik hoşnutsuzluk hem radikal solun hem de aşırı sağın siyasi söylemlerini güçlendirebilecek nitelikte olduğundan aynı öfkenin nereye doğru akacağını tahmin etmek güç.
Yeni siyasi kimlikler
İnsanların verili siyasal düzene duydukları güvensizlik mutlaka demokratik değerlere bağlılık üretmediği gibi, toplumu daha da güçlü bir otorite arayışına yöneltebiliyor. Bu nedenle politik değişimin yönünü toplumsal hoşnutsuzluğun büyüklüğünden ziyade bu hoşnutsuzluğa hangi anlamların yüklendiği belirliyor. Partiler, liderler, söylemler tek başlarına bu anlamların tümüne aynı anda karşılık üretemiyor. Bu nedenle farklı toplumsal kesimler aynı siyasi hedefle bir araya gelirken, geleneksel kimliklerin sınırlarını aşan bir toplaşma gerçekleşiyor. Ancak bir sonraki aşamaya geçtiğimizde ortak tehdit algısının yarattığı negatif dayanışmanın yerini farklı ekonomik çıkarların, kültürel kimliklerin ve siyasi beklentilerin uzlaştırılması zorluğu alıyor. Bu nedenle henüz otoriterleşmenin gerilemesinden çok, ancak onun karşısında uzun zamandır dağınık halde bulunan toplumsal enerjinin görünür hale gelmesinden söz edebiliyoruz. Tarihin yönünü yalnızca yükselen güçler değil, onlara karşı yükselen antitezler de belirliyor. Şimdilerde esen rüzgarlara bakıp bir yön tayin etmek istememiz halinde kısaca şunu söyleyebiliriz: “Özerk ve özgün siyasi hareketler, önümüzdeki dönemde siyasi partilerden daha kuvvetli hale gelecek” gibi görünüyor.