Çocuk yoksulluğu
Türkiye’de her 100 çocuktan yaklaşık 37’si yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında. Toplam nüfusta aynı oran yüzde 27,9. Çocuklarda ise yüzde 36,8’e çıkıyor. Yani yoksulluğun Türkiye’deki dağılımı yaşa göre bile eşit değil; çocuk olmak, ekonomik kırılganlığa daha açık bir hayatın içinde büyümek anlamına gelebiliyor.
Bu tabloyu sürdürülebilir kalkınma açısından önemli yapan şey yalnız bugünkü gelir kaybı değil. Çocuklukta yaşanan yoksunluk, yetişkinlikte telafi edilmesi daha pahalı olan sağlık, eğitim ve sosyal eşitsizliklerin zeminini oluşturabiliyor. Bu yüzden çocuk yoksulluğu bir hanenin geçici bütçe sorunu değil; gelecek kuşağın hangi koşullarda yetiştiğini belirleyen bir kalkınma meselesi.
Yeni eğitim yılıyla birlikte bu sorun yeniden okul sıralarında görünür hale geliyor. Beslenme çantası da artık yalnızca ailelerin sabah hazırladığı bir öğün değil; gelir eşitsizliğinin okul gününün içine nasıl girdiğini gösteren küçük ama oldukça somut bir gösterge.
Her beş öğrenciden biri
OECD’nin PISA 2022 araştırmasında Türkiye’deki 15 yaş grubu öğrencilerin yüzde 19,3’ü, testten önceki bir ay içinde parasızlık nedeniyle haftada en az bir kez yemek yiyemediğini söyledi. Bu, neredeyse her beş öğrenciden biri demek.
Daha önemlisi, OECD verilerinde ülkeler düzeyinde gıda güvensizliği ile matematik performansı arasında güçlü bir negatif ilişki görülüyor. Bu veri tek başına “açlık düşük notun nedenidir” demeye yetmez; ancak yeterli beslenme ile öğrenme kapasitesinin birbirinden bağımsız olmadığını göstermeye yeter.
Aslında Millî Eğitim Bakanlığı 2023’te ücretsiz yemek desteğini kademeli olarak 5 milyon öğrenciye ulaştırma hedefi açıklamıştı. Bugünkü sistemde ise ücretsiz öğle yemeğinin ana omurgasını taşımalı eğitim kapsamındaki öğrenciler oluşturuyor.
Yemek hizmeti verilen bu okullarda ihtiyaç sahibi olduğu belirlenen diğer öğrenciler de uygulamaya dahil edilebiliyor. Bu, önemli bir sosyal koruma mekanizması. Fakat yüzde 36,8’lik çocuk yoksulluğu riski, okul beslenmesini daha geniş bir çerçevede tartışmayı gerektiriyor.
Bir öğün sosyal yardım mı?
İstanbul’daki uygulamalar ihtiyacın başka bir boyutunu gösteriyor. İBB, 2026-2027 dönemi için sosyoekonomik desteğe ihtiyaç duyan ilköğretim çağındaki çocukların ailelerine aylık 2.500 lira okul beslenme desteği ve günlük Halk Ekmek sağlıyor. Program bir yıldan kısa sürede 15 bin 714 haneye ulaşmış durumda.
Buradaki mesele hangi kurumun ne kadar yardım yaptığı değil. Asıl soru şu: Okul çağındaki çocuğun yeterli beslenmesini sosyal yardım olarak mı, eğitim altyapısının bir parçası olarak mı görüyoruz?
Dünya Gıda Programı’nın 2026’da dokuz ülkedeki uygulamaları inceleyen değerlendirmesi, okul yemeği programlarının özellikle kırılgan gruplarda çocukların gıdaya erişimini koruduğunu, okula devamı ve okulda kalmayı desteklediğini gösteriyor.
Bu nedenle okul yemeğini yalnız “dar gelirliye destek” başlığında tutmak bana eksik geliyor. Çünkü çocuk yoksulluğunun en ağır tarafı yalnız bugünkü mahrumiyet değil; yoksunluğun; eğitim, sağlık ve daha sonra çalışma hayatı üzerinden bir sonraki döneme taşınabilmesi.
Eşitsizliğin küçük yaşta yeniden üretimi
Sürdürülebilir kalkınmanın yapması gereken de tam olarak bu aktarımı kırmak. Bir çocuk ailesinin gelirini seçemez. Ama okulda aç kalıp kalmaması yalnızca ailesinin gelirine bağlı olmak zorunda değil. Çocuğun açlığını hanenin özel meselesi sayan bir kalkınma anlayışı, eşitsizliği çözmüyor; onu daha küçük yaşta yeniden üretiyor.
Çocuk yoksulluğunun yüzde 36,8’e ulaştığı bir iklimde, okul beslenmesini hâlâ yalnız beslenme çantasının içine sığdırıyorsak, eşitsizliğin önemli bir bölümünü de okul kapısından içeri kendimiz taşıyoruz. Kalkınma, çocukların başlangıç koşulları arasındaki bu farkı azaltamıyorsa, büyüme ne kadar sürerse sürsün eşitsizliği de birlikte büyütüyor demektir.