Gıda yoksunluğu ve kalkınma

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Eurostat’ın 2023 verilerine göre Türki­ye’de nüfusun yüzde 39,1’i, maddi ne­denlerle iki günde bir et, tavuk, balık veya vejetaryen eşdeğeri içeren bir öğünün mas­rafını karşılayamıyordu. Türkiye, karşılaş­tırmaya giren Avrupa ülkeleri arasında bu oranla ilk sırada yer almıştı. Aynı göster­gede Avrupa Birliği ortalaması yüzde 9,5’ti. 2024’te oran yüzde 39,3’e yükseldi. TÜİK’in 2025 sonuçlarında ise yüzde 35,1’e geriledi.

Yüzde 39,3’ten ise yüzde 35,1’e gerilemek istatistiksel olarak bir iyileşme; ancak tab­lonun esasını değiştirecek büyüklükte de­ğil. Bugün hala her üç kişiden biri, temel ka­bul edilen bir öğünü düzenli biçimde karşı­layamıyor.

Türkiye’de dengeli bir öğüne ekonomik olarak erişemeyenlerin oranı, Avrupa Birli­ği ortalamasının dört katından fazla. Bu ve­ri, toplumun yüzde temel bir soruya cevap veriyor: Bir hane, iki günde bir protein içe­ren bir öğünün masrafını kendi imkânlarıy­la karşılayabiliyor mu? Türkiye’de yaklaşık her on kişiden dördü bu soruya “hayır” ce­vabını veriyor.

Gıda yoksunluğu kalkınma sorunudur

Üstelik bu tablo yalnızca mutfak harca­malarına ilişkin değil. Gelirin kiraya, ulaşı­ma, enerjiye ve borç ödemelerine yetişme­diği hanelerde beslenme, bütçenin en kolay daraltılan kalemlerinden biri hâline geli­yor. Sürdürülebilir kalkınma çoğu zaman enerji yatırımları, yeşil dönüşüm, teknoloji ve büyüme rakamları üzerinden konuşulu­yor. Oysa kalkınmanın sürdürülebilir olup olmadığını gösteren ilk ölçülerden biri, in­sanların temel ihtiyaçlarına düzenli ve gü­venli biçimde erişip erişemediği.

Kalkınmayı yalnızca üretim rakamları üzerinden değil, toplumun temel ihtiyaçla­ra erişim düzeyi üzerinden de değerlendir­mek gerekiyor. Hane aç kalmıyor olabilir; fakat daha ucuz, daha tekdüze ve besin de­ğeri daha düşük bir düzene mecbur kalıyor. Bugün eksilen protein, yarın sağlık harca­malarında, çocukların gelişiminde, eğitim başarısında ve iş gücü verimliliğinde baş­ka bir maliyet olarak geri dönüyor. Yetersiz beslenme böylece yalnızca bir sağlık sorunu değil; yoksulluktan gelir dağılımına, eğitim­den toplumsal hareketliliğe kadar uzanan bir kalkınma meselesi.

Sofrada yoksunluk, vitrinde refah

Bugünlerde NATO Zirvesi’ne ev sahipli­ği yapan Türkiye’de bir yandan istatistikler gıda yoksunluğunun boyutunu kayda geçi­rirken, diğer yandan yabancı heyetlerin kul­lanacağı bazı güzergâhlardaki eski yapıla­rın ve gıda yoksunluğu çeken gecekondula­rın önü, NATO görselleri taşıyan panellerle kapatmış durumda. Yollar yenilendi, peyzaj çalışmaları hızlandırıldı, protokol güzer­gâhları uluslararası buluşmaya hazırlandı.

Ama iki farklı ülke görüntüsü ortaya çık­tı. Birinde nüfusun üçte birinden fazlası te­mel bir öğünün maliyetini karşılayamıyor. Diğerinde bu ekonomik tablonun kentteki izleri, büyük reklam yüzeylerinin arkasında gözden kayboluyor. Biri gıda yoksunluğunu rakamlarla görünür kılıyor; diğeri bu yok­sunluğu çekenlerin şehirdeki görüntüsünü kadrajın dışına taşıyor.

Vitrinlenebilir kalkınma

Zirve sona erecek. Liderler ayrılacak, tra­fik normale dönecek, geçici paneller bir ara sökülecek. Fakat iki günde bir protein içe­ren bir öğünün masrafını karşılayamayan insanlar, aynı hayatın içinde kalmaya de­vam edecek. Bir ülkenin asıl kalkınma gös­tergesi ve düzeyi, yalnızca dışarıya sunduğu görüntüyle değil, vatandaşlarının temel ih­tiyaçlara erişimiyle birlikte değerlendiril­meye devam edecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın temel iddiası, kimseyi geride bırakmamaktır.

Burada ise geride bırakılanlar aynı za­manda gözden de uzaklaştırılıyor. Peki kal­kınma, ülkenin vitrinini düzenlemek midir; yoksa o vitrinin arkasındaki hayatı değiştir­mek mi? Sorunu çözmek yerine görüntüsü­nü değiştiren bu yaklaşım, sürdürülebilir kalkınmadan ne anladığımızı da gösteriyor: Bizde sürdürülebilir kalkınma, yoksulluğu ortadan kaldırmak değil; sadece dünya li­derlerinin geçiş güzergâhından kaldırmak.

Yazara Ait Diğer Yazılar