Dezenflasyon programının başarısı için kur revizyonu tek başına çare olamaz
İktidarın uyguladığı dezenflasyon politikasında revizyona gidilmesi yönündeki taleplerden biri daha bu hafta kamuoyu gündemine geldi. Bu kez bu talebi dile getiren İTO başkanıydı. Artık farklı farklı kesim temsilcilerinde frekansı artan oranda benzer açıklamalar yapılmaya başlandı. Bu yüzden dile getirilen taleplerin dikkate alınmasında yarar var.
İş dünyasının dile getirdiği “revizyon” talebi daha çok kur politikası üzerinde odaklanıyor. Maalesef bu talepler bir yandan da uygulanan politikanın başarısızlığına işaret ediyor. Programdan arzulanan sonuçlar alınmayınca, uygulamalar konusunda şeffaflık da yavaş yavaş ortadan kalktı. Yabancı yatırımcılara gösterilen şeffaflığın içeride vatandaşa gösterilmediği görüldü.
Eksikleriyle sürdürülen bir programın başarı şansı olabilir mi?
Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi, bu kur politikasının ne zaman ve nasıl çıkılacağını bilmiyoruz. Kur politikasının kendisinden ziyade bu belirsizliğin bizzat kendisi de iş dünyasında belirsizliğe neden oluyor. Dezenflasyon programını eleştiren iş dünyası temsilcileri uygulanan kur politikasında revizyon ihtiyacını dile getirirken, bu programın başarısızlığına neden olan eksiklikler konusunda sessizliklerini korumayı tercih ediyorlar. Sanırım onların bu sessizlikleri bile ülkede ve ekonomide yanlış giden daha yapısal bir faktörün varlığına işaret eder nitelikte. Örneğin iktidarın kamu harcamalarında yeterince tasarrufa gitmemesini kimse gündeme getirmiyor. Kamuda bu harcama düzeyi ile kurlarda gevşemeye gidilince sanki özel kesimin tüm sorunları hallolacakmış gibi bir beklenti içindeler.
Varsa yoksa ücretler
Geçen haftadan bu haftaya kalan tartışmalardan biri de programın başarısının ücret artışlarının geleceğe yönelik beklenen enflasyona çapalanmasına bağlıymış gibi yapılan açıklamaların bir kez daha gündeme getirilmesiydi. Aslında bu kamuda tasarruf eksikliği gibi bir eksiklik değil. Zaten iki senedir yapılan bu. Ama enflasyon cephesinde sonuç değişmiyor ki. Sadece çalışanlar her geçen gün çok daha fakir kaldıklarıyla kalıyorlar.
Bu durumu gören kimse de çıkıp bir öz eleştiri yapmıyor. Geçen hafta yaş haddinden emekliye ayrılan TCMB başkan yardımcısı ücret artışlarının gelecek enflasyona (geçmiş olana değil) endekslenmesi fikrinin güçlü bir savunucusuydu. Aslında kendi içinde tutarlı bir görüş bu. Ancak bu formülün sonuç vermesi TCMB’nin ekonomideki beklentileri yönetebilecek güce sahip olmasını gerektiriyor. Maalesef böyle bir gücü şu an yok. İki yıllık denemenin ardından sonuç 2026 yılında asgari ücretin maalesef “açlık sınırının” altında kalmasıdır.
Beklentilerin kontrolü için çapa ihtiyacı var
Ücret artışları beklenen enflasyona çapalanırken, enflasyon beklentilerinin çapası ne olacak? Böyle bir çapanın oluşturulamamasının sorunlusu kimdir? Çalışanlar bu uygulamanın neticesinde kendilerini açlık sınırının altında bir ücretle yaşamaya mahkûm edenlerin kimler olduğunu bilmek istemez mi? Ekonomi yönetimi beklentileri kontrol edebilmek için öncelikle şeffaflığa ve hesap vermeye ihtiyacı var.
Ayrıca kurum yöneticileri sorumluluklarının belli kişilere karşı olmadığını, aksine millete karşı olduğunu anlamaları gerekiyor. Unutmayın Türkiye’nin 2000’lı yılların başından beri uyguladığı ekonomi programlarının başarılarının arkasında ekonomideki beklentilerin yönetmekte kullanılan birçok çapanın bulunmasıydı. Bu çapalar zamanla birere birer kayboldu. En son kalan ise kamudaki mali disiplindi. Maalesef siyasi rekabetin de etkisiyle bu çapada kayboldu.
Sonuç olarak, sadece kur politikasının revizyonu belki özel sektör firmalarına kısa dönemde bir ferahlama getirebilir. Ancak programın başarı şansını arttırmaz. Bunun için uygulanan programın eksikliklerinin giderilmesi, beklentilerin daha kolay yönetimi için kamuda mali disiplinin tekrar tesis edip, yeni bir çapa olarak kullanılması gerekmektedir.