Türkiye’nin yeni üçgeni: Yüzde 31,5 enflasyon, yüzde 63 kredi, eksi yüzde 0,3 sanayi

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

Türkiye ekonomisinin bugün­kü fotoğrafını uzun raporlar­la anlatmaya gerek yok. Üç rakam yeterli: Yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51, ihtiyaç kredisi faizi yüzde 63, sanayi üretimindeki yıl­lık değişim eksi yüzde 0,3.

Bu üç rakam, ekonominin içi­ne sıkıştığı yeni üçgeni gösteriyor: Yüksek enflasyon, pahalı finans­man ve zayıflayan üretim.

Enflasyonu düşürmek için tale­bi baskılıyoruz. Talebi baskılamak için kredi maliyetlerini yüksek tu­tuyoruz. Ancak yüksek faiz yalnız­ca tüketimi değil; yatırımı, üreti­mi, istihdamı ve işletmelerin nakit akışını da baskılıyor. Sonuçta enf­lasyon yavaşlıyor ama ekonomi de yoruluyor.

Enflasyon düşüyor ama fiyatlar düşmüyor

Ağustosta tüketici fiyatları aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 arttı. Çekirdek enflasyon da yüzde 30,07 seviyesinde. Daha önemlisi, vatan­daşın bütçesinde en yüksek payı alan kalemlerdeki artış ortalama­nın üzerinde: Konut, su, elektrik ve yakıtta yüzde 39,77; ulaştırma­da yüzde 35,08; gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 33,79.

Bu nedenle yıllık enflasyonun gerilemesi, toplumun hayat paha­lılığının azaldığını hissetmesine yetmiyor. Çünkü enflasyonun yüz­de 40’tan yüzde 31,5’e düşmesi, fi­yatların gerilemesi değil; yüzde 31,5 oranında yükselmeye devam etmesi anlamına geliyor.

Ücret artışları geçmiş enflasyo­na, fiyatlama davranışları ise ge­lecekte beklenen enflasyona göre şekilleniyor. Çalışanın geliri geri­den, işletmenin maliyeti önden gi­diyor. Böyle bir ortamda hem satın alma gücü aşınıyor hem şirketler fiyat verirken önünü göremiyor.

Yüzde 63 faizle hangi yatırım yapılabilir?

TCMB’nin politika faizi yüzde 37 seviyesinde. Buna karşılık ih­tiyaç kredisi faizi yüzde 63, konut kredisi faizi yüzde 41,9 civarında. Ticari kredilerde ise şirketin bü­yüklüğüne, teminatına ve riskine göre çok daha ağır maliyetler olu­şabiliyor.

Büyük şirketler tahvil, ihracat kredisi veya döviz geliri üzerinden alternatif finansmana ulaşabilir­ken KOBİ’ler ağırlıklı olarak ban­ka kredisine bağımlı. Bu nedenle yüksek faiz politikası ekonomide herkesi eşit etkilemiyor. Finans­mana erişimi güçlü işletme ayak­ta kalırken sermayesi zayıf fakat üretim kabiliyeti bulunan işletme oyunun dışına itilebiliyor.

Bir şirket yüzde 50-60 maliyet­le borçlanıyorsa yaptığı yatırımın veya sattığı ürünün bu maliye­tin üzerinde getiri üretmesi gere­kir. Oysa birçok sanayi şirketinde net kâr marjı yüzde 5-10 arasında. Böyle bir tabloda kredi kullana­rak stok tutmak, vadeli satış yap­mak veya kapasite artırmak mate­matiksel olarak anlamsız hâle geliyor.

Şirketler yatırım yeri­ne nakitte kalmayı, üre­tim yerine finansal ge­tiri aramayı tercih edi­yor. Ekonomi, üretenden çok parasını faizde tutanı ödüllendirmeye başlıyor.

Sanayide alarm zilleri

Temmuzda sanayi üretimi yıllık yüzde 0,3, aylık yüzde 1 geriledi. Madencilikte yıllık daralma yüz­de 3,8, elektrik ve enerji üretimin­de yüzde 5,6 oldu. İmalat sanayin­deki artış ise yalnızca yüzde 0,3’te kaldı. Üstelik sanayi üretimindeki aylık gerileme üçüncü aya taşındı.

Türkiye ekonomisi ikinci çey­rekte yüzde 2,3 büyüdü. Tarım yüzde 13,3, bilgi ve iletişim faali­yetleri yüzde 8,6 büyürken tica­ret, ulaştırma, konaklama ve yi­yecek hizmetlerindeki artış yüz­de 0,5’te kaldı. İnşaat ise yüzde 1,9 daraldı. Temmuz sanayi veri­si, yılın üçüncü çeyreğine büyü­me ivmesinin zayıflayarak girdi­ğini düşündürüyor.

Nominal ciro artışları da yanıl­tıcı olabilir. Temmuzda toplam ci­ro yıllık yüzde 30,2 arttı. Ancak ay­nı dönemde enflasyon yaklaşık ay­nı düzeydeyse cironun reel olarak büyüdüğünü söylemek zordur. Şir­ket daha fazla fatura kesiyor olabi­lir fakat daha fazla üretmiyor, daha fazla kâr etmiyor ve daha fazla na­kit yaratmıyor olabilir.

Güven var mı, yok mu?

Ağustosta ekonomik güven en­deksi 100,6’ya, reel kesim güve­ni 102,4’e yükseldi. Buna karşılık tüketici güveni 90,8’de kaldı. Yani şirketlerle vatandaşın ekonomi­ye bakışı arasında belirgin bir ay­rışma bulunuyor. Endeksin 100’ün altında kalması tüketicinin kö­tümserliğinin devam ettiğine işa­ret ediyor.

Bu fark şaşırtıcı değil. İşletme­ler gelecekte enflasyonun düşe­ceğini ve finansman koşullarının gevşeyeceğini umut ediyor. Vatan­daş ise markette, kirada, faturada ve kredi kartı ekstresinde bugü­nün fiyatlarıyla karşılaşıyor.

Çözüm yalnızca faizde değil

Enflasyonla mücadelede sıkı pa­ra politikası gerekli; ancak tek ba­şına yeterli değil. Para politikası frene basarken bütçe harcamaları, vergi düzenlemeleri ve kamu fiyat­ları gaza basarsa araç yavaşlamaz, yalnızca motor aşınır.

Türkiye’nin talebi baskılayan modelden üretim kapasitesini ar­tıran bir modele geçmesi gereki­yor. Bunun için her sektöre ucuz kredi dağıtmak yerine ihracat, enerji verimliliği, dijitalleşme, it­hal ikamesi ve ölçülebilir verimli­lik artışı sağlayan yatırımlar seçici biçimde desteklenmeli.

Şirketler açısından da yeni dö­nemin reçetesi nettir: Daha düşük stok, daha hızlı tahsilat, daha kısa nakit dönüş süresi, döviz riskinin sınırlandırılması ve kârsız cirodan vazgeçilmesi. Çünkü yüksek faiz ortamında satış yapmak yetmez; sattığını tahsil etmek ve tahsil et­tiği parayla finansman maliyetinin üzerinde getiri üretmek gerekir.

Türkiye’nin asıl sorunu yalnızca yüzde 31,5 enflasyon değildir. Yüz­de 63 krediyle üretim yapmaya ça­lışan, buna rağmen sanayi üretimi gerileyen bir ekonomik yapıdır.

Mali disiplin kemer sıkmak değildir

Mali disiplin çoğu zaman yal­nızca harcamaları kısmak olarak anlaşılıyor. Oysa gerçek mali di­siplin; düşük verimli harcamayı azaltmak, kayıt dışılığı daraltmak, vergi tabanını genişletmek ve ka­mu kaynağını ölçülebilir sonuç üreten alanlara yönlendirmektir.

Dar gelirlinin gıda, kira ve enerji desteği korunabilir. Ancak destek­ler genel değil, gelir düzeyine göre hedefli olmalıdır. Vergi istisnaları şirket ve sektör bazında yeniden gözden geçirilmeli; teşvik alan her yatırımın istihdam, ihracat, ve­rimlilik ve katma değer sonucu ka­muoyuna açıklanmalıdır.

Ayrıca bütçe dışı yükümlülükler, kamu garantileri ve gelecek yıllara ertelenen ödemeler şeffaf biçim­de raporlanmalıdır. Çünkü ma­li disiplin yalnızca bugünkü açığı değil, yarının kamu yükünü de yö­netmektir. Seçim tartışmalarının ekonomik risk oluşturmasının ne­deni sandığın kendisi değildir. Asıl risk, kısa vadeli siyasi kazanç uğ­runa uzun vadeli ekonomik mali­yetlerin görünmez hâle getirilme­sidir. Türkiye’nin önünde iki yol var: Seçime giderken harcamala­rı artırıp faturayı enflasyon ve fa­iz yoluyla seçim sonrasına bırak­mak ya da sosyal desteği korurken kamu kaynaklarını verimlilik, üre­tim ve adalet ekseninde yeniden düzenlemek.Sandık günü verilen oyun maliyeti bir gündür; sandık ekonomisinin maliyeti ise yıllarca bütçeden, vergiden ve vatandaşın cebinden ödenir.

Enflasyon düşerken fabrikala­rın bacası da sönerse elde edilen istikrar kalıcı olmaz. Çünkü üret­meyen bir ekonomi fiyat istikrarı­nı sağlayamaz; yalnızca talebi, ya­tırımı ve geleceğini küçültür.

SON SÖZ : “Korunmaya değer 5 şey’ Zamanınız, Sağlığınız, İtibarı­nız, Huzurunuz ve gerektiğinde ar­kanızı dönüp gitme Özgürlüğünüz­dür” Stoacılar

Yazara Ait Diğer Yazılar
Piyasa Özeti
Borsa 13.198,84 -1,04 %
Dolar 48,8233 0,08 %
Euro 55,8970 0,08 %
Euro/Dolar 1,1449 0,00 %
Altın (GR) 6.769,26 0,00 %
Altın (ONS) 4.358,49 0,34 %
Brent 95,2580 -1,51 %