Birlikte savaşılır, herkes kendi payına ölür

Yeşilçam filmlerin­deki gibi, bi­rinin ortaya atılıp “Durun, siz kardeşsi­niz!” demesi gerekirdi ama korku dağla­rı sardı. Bunu “yarım ağız” söylemek de kala kala mahal­lenin delisine, Trump’a kaldı. Lidersiz, pusulasız, bin par­çaya bölünmüş “hasta Avru­pa”yı hala Ukrayna-Rusya savaşının ateşine odun taşı­yor diye suçlayanlar artıyor. Hesapta tek kurşun atmayıp tek can kaybetmediği bir sa­vaşta hızla kan kaybediyor Avrupa…

Yaşlı kıtanın her köşesi gibi Hırvatistan da savaş­tan kaçan sığınmacılardan payını alanlardan. Ezici ço­ğunluk tabii ki Ukraynalı, ama yeni bir hayat için ka­çan tek tük muhalif Ruslar da var. Birbirinin halinden anlamaya çalışan pek az, düşman gözle bakan çoğun­lukta. Bazen bir kafede fark­lı iki masadan Ukraynaca ve Rusça işitip, gerginliğe par­maklaryla dokunabilecek­miş hissine kapılıyor insan.

Trump’ın “Bana Nobel al­dıracak bir barış anlaşması imzalasınlar da şartı-şur­tu beni ırgalamaz” tavrıyla kurduğu zoraki barış masası sallanırken, sıradan Avru­palının zihninde mühim bir soru dönüp duruyor: “Peki faturayı kim ödeyecek?”

Hem savaş yorgunluğu, hem savaş korkusu

Zira savaş uzadıkça fa­turası vergi mükellefinin mutfağına girmiş durumda. Bugün AB ülkelerinde geçi­ci koruma statüsüyle kayıtlı Ukraynalı sayısı 4,5 milyo­na yakın. En büyük yük Al­manya’da; yaklaşık 1,2 mil­yon kişi. Polonya’ya 1 mil­yon Ukraynalı sığındı. Savaş uzadıkça “dayanışma” kav­ramı basit bir “bütçe kale­mine” dönüşüyor. Mesela Almanya’da Ukraynalı mül­tecilere ödenen sosyal yar­dım aylık 440 euro. Enerji fiyatları, gıda enflasyonu ve konut krizinin ortasında bu ek fatura, Avrupalılar için giderek taşınamaz bir yüke dönüşüyor. “Ahlaki görev” sayanlar zemin kaybediyor.

Macaristan, Slovakya ve son dönemde Çekya alenen rest çekiyor. İtalya ve İspan­ya’da “Biz borç batağınday­ken bir de Kiev’e açık çek mi yazacağız” homurtusu yük­seliyor. Rusya’ya komşu Po­lonya ve Baltık ülkeleri ise tam tersine daha fazla silah ve güvenlik harcaması talep ediyor. Velhasıl Avrupa’nın içinde hem savaş yorgun­luğu hem de savaş korku­su büyüyor. Bu ikili gerilim, aşırı sağ ve popülist partile­rin ekmeğine yağ sürüyor.

Tam da bu sırada, Trump’ın Epstein dosyaları gündem ol­muşken Venezuela operasyo­nuyla ‘Rambo hikâyesi’ yaz­ması, arından İran’daki kri­ze de el atmasıyla Ukrayna savaşı gündemde aşağıya dü­şüyor.

Referandum düğümü çözer mi?

Avrupa’daki sonu gelmez tartışmalardan bu ara en çok aklımda kalan fikirler aşağı yukarı şöyle:

“Bu savaş, Trump’ın da ima ettiği gibi giderek Ze­lenskiy ile Putin arasındaki kişisel bir inatlaşmaya dö­nüşüyorsa, ABD aradan çe­kilmişken neden Avrupa bu maliyeti sonsuza kadar ta­şımak zorunda olsun? Rus­ya’nın kaynakları tükenene dek savaşa devam edeceği belliyken neden Zelenskiy barışta samimiyse toprak kaybı gibi en ağır konuları hemen referanduma götü­rerek sorumluluğu Ukrayna halkıyla paylaşmasın?

Zaten güvenlik garantileri sorunu çözüme yakınken, Avrupa da silaha harcayacağı kaynakla Ukrayna’yı hızla AB’ye kabul etsin. Avrupa işgücü açığıy­la boğuşuyor. Milyonlarca Ukraynalı zaten fiilen Av­rupa’da yaşıyor, dili, eğitimi ve kültürüyle kıtaya uyum­lu. Onları üçüncü dünyadan gelen düzensiz göçle değil, AB üyesi Ukrayna üzerinden kalıcı işgücüne dönüştür­mek hem ekonomik hem de siyasi olarak daha sürdürü­lebilir olabilir.”

Avrupa’nın kaynağı, Av­rupalının sabrı tükeniyor. Baharda çiçekler açarken bu savaş bitmeli. Destek aza­lıyor, herkes gittikçe kendi derdine, yaşam mücadele­sine odaklanıyor; ama cep­hede, ama Avrupa’nın göbe­ğinde. Zira birlikte savaşılır, herkes kendi payına ölür.

Yazara Ait Diğer Yazılar