İklim değişikliği yeni bir sömürgecilik mi doğuruyor, Antalya hukuk COP’u olabilir mi?
Bir nehir dava açabilir mi? Bir genç, henüz gerçekleşmemiş iklim zararını mahkemeye taşıyabilir mi? Bir devlet, henüz doğmamış insanların geleceğini korumak zorunda mı? Bir şirket, dünyanın başka yerlerinde ortaya çıkan iklim zararından sorumlu tutulabilir mi? Bir insan, yaşadığı ada iklim nedeniyle yaşanamaz hale gelirse başka bir ülkeye sığınabilir mi? İklim krizi yalnızca termometrenin yükselmesine değil, hukukun sınırlarının yeniden çizilmesine de neden oluyor.
ABD’de 22 genç Donald Trump’ın bazı kararlarının fosil yakıt kullanımını artıracağını, yenilenebilir enerji yatırımlarını zayıflatacağını ve iklim bilimini federal politikanın dışına iteceğini. Bu durumun da daha fazla sera gazı emisyonuna ve çeşitli risklere neden olacağını ortaya koydular ve tazminat istediler. Gençlerin davası mahkeme tarafından reddedildi. Nedeni, “standing” denen bir kavram. Standing, davacının mahkemeden talep ettiği hukuki çözümü istemeye yetkili olacak şekilde kişisel, somut ve giderilebilir bir zarar gösterip gösterememesiyle ilgili anayasal bir eşik.
Dava reddedilmiş olsa da gençler mücadeleyi sürdürürken, dünyanın farklı yerlerinde özellikle de dezavantajlı gruplar iklim değişiminin kendisinin ve değişime yönelik önerilen çözümlerin hayatlarını olumsuz etkilediğini ortaya koyan ilginç hukuk mücadeleleri veriyor. Brezilya’nın Orta Batı Bütünleşme Demiryolu projesi bölgede yaşayan yerli kabilenin kutsal alanlarına, eski köylere ve mezarlıklara zarar veriyor gerekçesiyle protesto edildi.
Top Tiro nehri ve çevresi kabilenin kutsal saydığı pek çok ritüele ev sahipliği yapıyor. FICO projesi, ülkenin tarım bölgesini kuzey güney demiryolu ağına entegre etmeyi, tahılların nakliye merkezlerine doğrudan taşınmasını sağlamayı ve demiryolunun taşımacılıktaki payını yüzde 35’e çıkarıp emisyonları düşürmeyi amaçlıyor. Bir projenin karbon ayak izini azaltması, o projenin yerel toplulukların kültürel, mülkiyet ve yaşam haklarını ihlal etmesini meşru kılar mı? İklim dönüşümünün kendisi yeni mağdurlar yaratıyorsa buna iklim adaleti denebilir mi?
Sadece gençler değil, COP31’e hazırlanırken dünya iklim krizinin bir yaşam hakkı sorunu olduğuna dair hukuki mücadele veriyor. İklimin yıktığı halkların, bireylerin mücadelesi devletlerin, şirketlerin büyük tazminatlar ödemesinin önünü açıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2024'te KlimaSeniorinnen v. Switzerland kararında devletlerin iklim değişikliğinin yaşam, sağlık, refah ve yaşam kalitesi üzerindeki ciddi olumsuz etkilerine karşı etkili koruma sağlama yükümlülüğü bulunduğunu kabul etti.
Ancak davadaki dört bireysel kadın başvurucunun “mağdur statüsü” kriterlerini karşılamadığına karar verildi. Sadece kırılan gruplar değil 2016'da Kolombiya Anayasa Mahkemesi, Atrato Nehri'ni ve havzasını hak sahibi bir varlık olarak tanıdı. Nehrin korunması, muhafazası, bakımı ve restorasyonu için devlet ile yerel toplulukların birlikte temsil görevi üstlenmesine karar verdi. Doğaya hak öznesi statüsü verilmesinin en çarpıcı ve dünyada ses getiren örneklerinden biriydi.
Yeni Zelanda 2017'de Whanganui Nehri’ni hukuken bir tüzel varlık olarak tanıdı ve devlet ile Māori topluluğundan temsilcilerin nehrin çıkarlarını savunmasına karar verildi. Bu kararla nehrin kendi başına hukuki bir varlıktır anlayışı geldi. İklim değişikliğinin hukuki gelişimi farklı alanlardaki hak arayışı çalışmalarıyla yaratıcı davaları da beraberinde getiriyor. Emsal teşkil edebilecek davalardan biri fosil yakıt şirketlerine karşı verildi.
Hollanda, 2021'de Shell'in küresel emisyonlarını 2030'a kadar 2019 seviyesine göre yüzde 45 azaltması gerektiğine karar verdi. Ancak 12 Kasım 2024'te Lahey Temyiz Mahkemesi bu kararı bozdu. Mahkeme, fosil yakıt şirketlerinin iklim sorumluluğunu tamamen reddetmedi, ancak mahkeme eliyle belirli bir yüzde azaltım hedefi dayatılmasını yeterince temellendirilmiş bulmadı. İklime dair ilginç davalardan biri de “geleceğin göçmeni” olarak gündeme gelen Kiribatili Ioane Teitiota. Teitiota, yaşadığı adada iklim değişikliğinin yaşam koşullarını tehdit ettiğini ileri sürerek Yeni Zelanda'dan “iklim mültecisi” olarak korunma talep etti.
BM İnsan Hakları Komitesi, Teitiota'nın Yeni Zelanda'ya geri gönderilmesinin somut koşullar altında İnsan Hakları Sözleşmesi'ni ihlal etmediği sonucuna vardı. Fakat iklim değişikliğinin ve doğal afetlerin insanların yaşam hakkına yönelik ciddi risk oluşturabileceğini ve belirli koşullarda geri göndermeme ilkesinin devreye girebileceğini ortaya koydu. Velhasıl, Antalya, iklim hukuku açısından hak arayışında yeni sorularının konuşulduğu küresel bir tartışma alanına dönüşebilir. Çünkü artık küresel hukuk sistemi “kim zarar gördü? Kim tazminat ödeyecek? Kimin toprağı korunacak? Kimin kültürü kaybolacak? Kim yerinden edilecek? Gelecek nesillerin hakkını bugün kim savunacak? Doğanın kendisi adına kim konuşacak?” gibi yeni sorulara cevap arayacak. Bu anlamda COP31 bir hukuk COP’u olabilir mi ne dersiniz.