Korttaki buz torbasından COP31'e: Dünyanın iklimle savaşı
Bir tenis kortunda buz torbasına ihtiyaç duyan sporcu ile sıcakta çalışmak zorunda kalan işçi aynı büyük sorunun iki farklı yüzü haline geliyor. Ama ikisi de aynı şeyi söylüyor: Dünya ısındıkça yalnızca doğa değil, insan faaliyetinin tamamı yeniden tasarlanmak zorunda kalacak.
Bir iklim krizini nasıl anlarsınız? Bilim insanı değilseniz muhtemelen termometreye bakarak değil. Belki en sevdiğiniz tenisçiyi izlerken anlarsınız. Bir Fransa Açık Grand Slam kortunda, çağın en büyük sporcularından biri olan Jannik Sinner’in servis hızından ya da oyun zekâsından çok vücudunun sıcağa nasıl dayanacağını konuşmaya başladığınızda... Oyuncuların değişim aralarında buz havlularına, buz torbalarına, gölgeye ve birkaç dakikalık serinleme imkânına sığındığını gördüğünüzde... Sporun en prestijli sahnelerinden birinde mesele yalnızca kimin daha iyi oynadığı olmaktan çıkıp insan bedeninin yeni iklim koşullarında ne kadar dayanabileceği sorusuna dönüştüğünde…
O an bunun bir meteoroloji haberi olmadığını anlarsınız.
Çünkü sıcaklık artık yalnızca hava durumu bültenlerinde geçen bir rakam değil. Bedenlere, takvimlere, şehirlerin ritmine, iş saatlerine, ulaşım sistemlerine, sağlık hizmetlerine, turizme ve ekonomiye dokunan yeni bir gerçeklik.
İklim krizi artık soyut değil, deneyimsel
Bu yaz Avrupa’nın yaşadığı sıcak hava dalgası da bu nedenle yalnızca “mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklıklar” cümlesiyle geçiştirilecek bir olay değildi. İngiltere’de Mayıs ayı sıcaklık rekorlarının kırılması, Fransa’da sıcaklığa bağlı can kayıplarının bildirilmesi, okulların, ulaşımın, kamusal alanların ve spor organizasyonlarının zorlanması aynı hikâyenin farklı sahneleriydi. Uzun yıllardır iklim krizini grafiklerden, projeksiyonlardan, 2050 hedeflerinden ve karbon senaryolarından okuyorduk. Oysa artık onu doğrudan deneyimliyoruz.
İklim krizinin en büyük kırılmalarından biri, bilimsel bir tartışma olmaktan çıkıp gündelik hayatın içine yerleşmesi. İnsanlar 1,5 dereceyi soyut bulabilir. Karbon bütçesi, emisyon azaltımı ya da net sıfır hedefleri geniş kitleler için teknik kavramlar olarak kalabilir. Ama sevdiği sporcunun sıcaktan zorlandığını, çocuğunun okulunun aşırı sıcak nedeniyle aksadığını, tatil planının yangın riskiyle değiştiğini, şehirde yürürken nefes almakta zorlandığını, yaz aylarında elektrik faturasının soğutma ihtiyacıyla yükseldiğini herkes anlar.
Tam da bu nedenle sıcak hava dalgaları yeni dönemin en görünür iklim olayları haline geliyor. Çünkü sıcaklık yalnızca havayı değil, sistemleri de test ediyor.
Bir şehir ne kadar serin kalabiliyor? Toplu taşıma aşırı sıcak altında çalışabiliyor mu? Hastaneler kırılgan grupları koruyabiliyor mu? Çalışanlar açık havada ya da yetersiz soğutulan mekânlarda güvenle üretime devam edebiliyor mu? Turizm bölgeleri yalnızca “güneş” vaadiyle değil, “yaşanabilir sıcaklık” vaadiyle de rekabet edebiliyor mu?
Bu soruların her biri artık iklim politikasının değil, ekonomi politikasının da parçası. Çünkü sıcaklık arttıkça yalnızca konfor azalmaz; üretkenlik düşer, sağlık harcamaları artar, altyapı zorlanır, sigorta maliyetleri değişir, tarım ve turizm gibi iklime bağımlı sektörlerin risk profili yeniden yazılır.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün yıllar önce yaptığı uyarı bu yüzden bugün daha somut duyuluyor: Sıcak stresi nedeniyle 2030’a gelindiğinde dünyada çalışma saatlerinin yüzde 2’den fazlası kaybedilebilir. Bu, yalnızca istatistiksel bir kayıp değil; tarlada çalışan işçinin, inşaatta çalışan emekçinin, lojistik personelinin, kent hizmetlerini sürdüren ekiplerin, hatta klimasız ofislerde çalışan beyaz yakalıların gündelik gerçekliği demek.
Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 tam da böyle bir döneme denk geliyor. Bu nedenle COP31’i yalnızca diplomatik bir zirve, uluslararası bir organizasyon ya da prestijli bir ev sahipliği olarak okumak eksik kalır. COP31, iklim krizinin artık “ne yapılmalı?” sorusundan “nasıl ve ne hızla yapılacak?” sorusuna geçtiği bir eşikte gerçekleşecek.
COP31: Konuşmadan uygulama zamanına
Bugüne kadar iklim zirvelerinin dili büyük ölçüde hedefler, taahhütler ve gelecek vizyonları etrafında şekillendi. Ülkeler emisyon azaltım planlarını açıkladı, karbon nötr takvimleri ilan etti, finansman başlıkları tartışıldı. Bunlar hâlâ önemli. Fakat iklim krizinin deneyimsel hale geldiği bu yeni evrede artık yalnızca hedef açıklamak yeterli değil.
Çünkü sıcak dalgası geldiğinde bir şehrin 2050 hedefi değil, bugünkü gölge alanları, su yönetimi, acil durum planı, sağlık kapasitesi, bina standardı ve enerji altyapısı sınanıyor. Aşırı yağışta bir ülkenin niyeti değil, drenaj sistemi sınanıyor. Kuraklıkta iyi dilekler değil, tarım politikası, veri altyapısı ve su verimliliği sınanıyor. Turizmde destinasyonun reklam kampanyası değil, iklim dayanıklılığı sınanıyor.
Bu yüzden COP31 için kullanılan “söz değil, eylem” vurgusu yalnızca iyi seçilmiş bir iletişim cümlesi değil, çağın zorunluluğunu tarif eden bir ifade. Dünya artık iklim krizinin var olup olmadığını tartışmıyor. Onunla nasıl yaşayacağını, onu nasıl sınırlayacağını ve etkilerine nasıl uyum sağlayacağını tartışıyor.
Çünkü artık iklim liderliği yalnızca emisyon azaltım hedefleriyle ölçülmeyecek. Şehirlerin sıcağa dayanıklılığıyla, ekonomilerin dönüşüm kapasitesiyle, şirketlerin risk yönetimiyle, turizm sektörünün uyum becerisiyle, sağlık sistemlerinin hazırlığıyla ve kamu politikalarının uygulama hızıyla ölçülecek. Ve hepimiz anlamalıyız ki önümüzdeki dönemin iklim tartışması daha az soyut, daha fazla operasyonel olmak zorunda.
İşte bu yüzden Avrupa’da yaşanan sıcak hava dalgası, Roland Garros’ta oyuncuların buzla serinlemeye çalışması, İngiltere’de ve Fransa’da gündelik hayatın zorlanması ve COP31’in “uygulama” vurgusu aynı zincirin halkaları. Aynı çağın farklı belirtileri.
Belki de COP31’in önemi tam burada yatıyor. Artık konuşulanların hayata geçme zamanı geldi. Bu yüzden Türkiye’nin COP31’i yalnızca yeni taahhütlerin konuşulacağı bir zirve olarak görmemesi ve uygulama vurgusu çok kıymetli. Çünkü artık iklim krizi uzak bir gelecek senaryosu değil gerçekten uygulama gerektiren en büyük krizimiz.