Kritik mineraller yarışı gezegeni tehlikeye atıyor  

Heinrich Böll Vakfı Uluslararası Çevre Politikaları Bölümü Başkanı Johanna SYDOW

Maden çıkarımının çevresel ve insani bedeli her geçen gün daha da belirginleşiyor ve en­dişe verici bir hal alıyor. Gana'nın su yollarının yaklaşık yüzde 60'ı, nehir kıyılarındaki altın maden­ciliği nedeniyle ağır kirlenmiş du­rumda. Peru'da ise yeni madenci­lik projelerini kolaylaştırmak için çevresel koruma önlemlerinin za­yıflatılması ve düzenleyici kont­rollerin askıya alınmasının ardın­dan birçok topluluk güvenli içme suyuna erişimini kaybetti. Bu du­rum, başkent Lima'ya su sağla­yan Rímac Nehri'ni bile kirletti.

Bugün gelinen noktada çevresel krizler, birçok madenciliğe bağım­lı ülkede derinleşen eşitsizlik ve sosyal bölünmelerle daha da kö­tüleşiyor. ‘Küresel Çevre ve Zihin­sel Adalet Atlası’, dünya çapında 900'den fazla madencilikle ilgili çatışmayı belgeledi. Bunların yak­laşık yüzde 85'i nehirlerin, gölle­rin ve yer altı sularının kullanımı veya kirlenmesiyle ilgili. Böylesi bir ortamda büyük ekonomilerin, kaynak jeopolitiğini hızla yeniden şekillendirmeye çalışması ise ayrı bir vahametin doğmasını sağlıyor.

ABD, fosil yakıtlara dayalı kü­resel ekonomiyi istikrara kavuş­turmaya çalışırken, aynı zaman­da elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji, silah sistemleri, dijital alt­yapı ve inşaat için ihtiyaç duyduğu mineralleri, genellikle zorlama ve agresif müzakere taktikleri yoluy­la güvence altına almaya çalışı­yor. Nadir toprak elementlerinin işlenmesinde baskın konumda yer alan Çin'e karşı bağımlılığını azaltma arayışına giren ABD, her geçen gün çevresel ve insani hu­susları daha fazla göz ardı ediyor.

Dünyayı ayakta tutan ekosistemler tehlikede

Kaynak çıkarımının artırılma­sının su kaynaklarını ve kamu gü­venliğini tehdit ettiğine dair ezici kanıtlara rağmen, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler yaban­cı yatırım çekmek amacıyla çev­re koruma önlemlerini zayıflattı­ğı için dünya üzerindeki tüm ya­şamı destekleyen ekosistemler yüksek tehlike altında. İnsanlar siyasi liderlerin haklarını koruya­cağına güvenemediklerinde, dire­niş gösterme olasılıkları çok yük­sektir ve bunun sonucunda ortaya çıkan toplumsal çatışma yatırım­ların sekteye uğramasına neden olur.

Rio Tinto'nun Sırbistan'daki ‘Jadar Lityum Madenciliği’ pro­jesine karşı oluşan tepki, bunun en önemli örnekleri arasında yer alıyor. Birçok Sırp, hükümetin te­mel sürdürülebilirlik standartla­rını bile karşılamamasına rağmen projeyi ilerleterek şirket çıkarla­rını ön planda tuttuğuna inanı­yordu. Kamuoyunun tepkisi ge­lişmeyi durdurdu ve şirketi büyük kayıplarla karşı karşıya bıraktı.

Etkili bir şekilde uygulanan sağlam yasal çerçeveler, istikrar­lı ve haklara saygılı bir kalkınma için gerekli koşulları yaratabilir. Günümüzdeki artan jeopolitik gerilimler göz önüne alındığın­da, COP ve UNEA gibi çok taraf­lı forumlar, küresel parçalanmayı önlemek ve ortak çözümler geliş­tirmek için hayati önem taşıyor. Petrol üreten ülkelerin küresel fi­yatları birlikte etkilediği gibi mi­neral zengini ülkeler de çevresel standartlarını yükseltmek için birlikte çalışmalı. Kolektif eylem yoluyla, yıkıcı bir aşağı doğru yarı­şın önüne geçebilir ve yerel toplu­lukların, özellikle yerli halkların ve diğer hak sahiplerinin sesleri­nin duyulmasını sağlanabilir.

İki ülkeden daha fazla standart çağrısı

Temiz içme suyunun giderek azaldığı, buzulların eridiği ve ta­rımın giderek daha fazla tehdit al­tında olduğu bir dönemde, koor­dineli uluslararası eylem artık is­teğe bağlı değil. Kolombiya ve Umman'ın Aralık ayındaki BM Çevre Programı için sunduğu ve bağlayıcı bir maden anlaşması çağrısında bulunan karar tasarısı, daha adil küresel standartlara doğ­ru önemli bir adımı temsil ediyor.

Kolombiya'nın öncülüğünde ve Zambiya gibi madencilik sektö­rünün maliyetlerini çok iyi bilen ülkelerin de ortak sponsorluğun­da hazırlanan bu öneri, çevresel zararı azaltmak ve yerli halkların ve etkilenen diğer toplulukların haklarını korumak için tüm ma­den üretim zinciri boyunca işbir­liği çağrısında bulunuyor. Sorum­luluğu kaynak tüketen ülkelere yükleyerek, reform yükünün yal­nızca maden üreten ekonomilerin omuzlarına düşmemesini sağla­mayı amaçlıyor. Daha da önemlisi, yüzlerce ölüme yol açan atık baraj­ları ve diğer maden atıklarının ya­rattığı tehlikeleri de ele alıyor.

Bir araya getirildiğinde, bu ön­lemler, uzun zamandır madenci­liğin yarattığı eşitsizlikleri düzelt­meye başlamak için nadir bir fır­sat sunuyor. Tüm ülkeler, özellikle de tarihsel olarak müzakere masa­sından dışlanmış maden üreticile­ri, bu fırsatı değerlendirmeli.

Yazara Ait Diğer Yazılar