Mekke Antlaşması üzerine
Mekke Antlaşması’nın bölgesel ve küresel yankısı, son dönem antlaşmalarla kıyaslandığında çok daha fazla oldu. Bu yankıları görmek ve antlaşmayı daha iyi analiz edebilmek için kaleme almayı biraz beklettiğimi itiraf edeyim. Konuyu sorularla açmak anlatım açışından daha kolay olacak.
Mekke Antlaşması yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi olarak görülebilir mi?
Son söyleyeceğimizi ilk söyleyelim; “Mekke Antlaşması yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin kendisi değil, böyle bir mimarinin kurulabilmesi için atılmış ciddi bir ilk kurumsal adımdır.”
Türkiye ile Pakistan arasında çok uzun yıllara dayanan askerî eğitim ve savunma sanayisi iş birliği var. Pakistan ile Suudi Arabistan arasındaki askerî ilişkiler de on yıllardır devam ediyor. Türkiye Suudi Arabistan ilişkilerinde ise son birkaç yılda savunma sanayisi, askerî eğitim ve stratejik diyalog boyutu belirgin biçimde güçlendi. Dolayısıyla Mekke’de sıfırdan bir ittifak kurulmuş değil; var olan üç ayrı ilişki hattı ortak bir çatı altında birleştiriliyor. Türkiye teknoloji, operasyonel tecrübe ve savunma sanayisi; Pakistan insan gücü, füze kapasitesi ve nükleer caydırıcılık; Suudi Arabistan ise finansman, enerji ve yüksek teknolojiye erişim kapasitesi getiriyor.
Antlaşmayı sıradan bir savunma iş birliği metni olarak görmek de doğru olmaz. Çünkü bir ülkeye yönelik silahlı saldırının üç ülkeye yapılmış sayılması, klasik savunma iş birliğinin ötesinde bir kolektif savunma taahhüdü ortaya koyuyor. Üstelik bunun arkasına bir bakanlar komitesi, sekretarya, ortak eğitimler ve ileride geliştirilecek askerî mekanizmalar konuluyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın açıklamasına göre bu konu yaklaşık üç yıldır taraflar arasında görüşülüyor. Ani verilmiş bir karar değil.
Burada bir noktayı özellikle ayırmak gerekir. Bir güvenlik mimarisi kurmak ile bir antlaşma imzalamak aynı şey değildir. Örneğin NATO’yu NATO yapan yalnızca Washington Antlaşması’nın 5. maddesi değildir. Ortak komuta yapısı, askerî planlama, standartlaşma, istihbarat paylaşımı, tatbikatlar, lojistik sistemler ve yetmiş yılı aşan kurumsal tecrübedir.
Mekke Antlaşması “bölgenin sorunlarını bölge ülkeleri çözmeli” yaklaşımını somut hale getirebilir mi?
Ortadoğu özelinde bölgenin güvenlik sorunlarının sürekli olarak dış aktörler üzerinden çözülmeye çalışılmasının yarattığı ortam hep yeni bir çatışma oldu. Ortadoğu, tarihin her döneminde kan, gözyaşı ve savaş ile anıldı. Bölgeye yönelik en önemli tenkit bölge ülkelerinin kolektif davranış sergileyememeleriydi. Mekke Antlaşması sergilenemeyen bu kolektifliğin yolunu açacak.
Bu yapı genişleyebilir mi? Bir Ortadoğu NATO’su ortaya çıkar mı?
Genişleme ihtimalini yüksek görüyorum. Keza Antlaşmanın kurumsal bir kimliğe dönmesi bölge ülkeleri için caziplik yaratacaktır. Bence ilk aday Mısır’dır. Türkiye tarafından Mısır’ın doğal bir ortak olarak görüldüğü açıkça ifade edildi. Bunun birkaç sebebi var. Mısır Arap dünyasının en güçlü ülkesi, önemli bir askerî güce sahip, Süveyş Kanalı nedeniyle küresel deniz ticaretinin merkezindeki ülkelerden biri ve Suudi Arabistan’la yakın güvenlik ilişkileri bulunuyor. Türkiye-Mısır ilişkilerinin normalleşmesi de bu ihtimali güçlendiriyor.
Daha ileri aşamada körfez ülkeleri ve bir kısım Afrika ülkesi de farklı düzeylerde antlaşmaya yaklaşabilir. Fakat burada sayıdan ziyade nitelik önemlidir. On ülkenin imzaladığı fakat askerî anlamda işlemeyen bir ittifaktansa dört ülkenin gerçekten ortak tatbikat yaptığı, ortak komuta mekanizması kurduğu, istihbarat paylaştığı ve savunma sanayisini entegre ettiği bir yapı çok daha güçlüdür.
Bu nedenle “Ortadoğu NATO’su” benzetmesini bugün için erken buluyorum. Bir yapının NATO olabilmesi için yalnızca 5. madde benzeri bir hüküm yeterli değildir. Mekke Antlaşması'nın böyle bir yapıya dönüşmesi mümkündür ama bunun için yıllar gerekir.
Bu antlaşma kimlerde rahatsızlık yaratır? Karşı cephe yaratır mı?
Burada, hangi başkentlerin neden daha dikkatli izleyeceğine bakmak gerekir. Bence ön sıraların başında Hindistan gelir. Yeni Delhi yıllarca çatışma halinde olduğu Pakistan’ın Türkiye ve Suudi Arabistan gibi iki önemli aktörle kolektif savunma ilişkisine girmesini yakından izleyecektir.
Ön sıraların başındaki diğer ülke İsrail olur. Keza Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın askerî kapasitelerinin kurumsal biçimde birbirine yaklaşması bölgedeki güç dağılımını değiştirebilir. Bunun yanında bu birliktelik İsrail’in bölgede fütursuz güç kullanımını engeller niteliğe bürünecektir.
Her ne kadar üst seviyede antlaşmanın hiçbir ülkeye karşı yapılmadığı vurgulansa da İran’ın özellikle Suudi Arabistan ile ilişkileri, körfez güvenliği ve bölgedeki askerî gelişmeler dikkate alındığında Tahran, bu yapının kendisine karşı kullanılma ihtimalini değerlendirecektir. Bunların yanında bölgede yeni bir Şii-Sünni eksenli saflaşmanın tetiklenmemesi önemlidir.
İran’dan anlaşmaya yönelik eleştirel açıklamalar dikkat çekicidir. Türkiye açısından Mekke Antlaşması'nın İran’a karşı kurulmuş bir cephe gibi algılanmaması önemlidir. Keza İran’ı bütünüyle karşı tarafa iten bir stratejinin Türkiye’nin çıkarına olmadığını düşünüyorum.
ABD ise daha karmaşık bir pozisyondadır. Washington açısından kendi müttefiklerinin güvenlik üretmesi olumlu görülebilir. Ancak bu yapı zaman içerisinde bölgede Amerikan güvenlik sisteminden bağımsız bir karar alma merkezi haline gelirse Washington’un bakışı farklılaşabilir.
Çin açısından da benzer bir ikilem vardır. Pakistan, Çin’in çok yakın stratejik ortağıdır; Suudi Arabistan ve Türkiye ise Çin açısından önemli ekonomik ortaklardır. Dolayısıyla Pekin’in doğrudan karşı çıkmasını beklemiyorum ama Pekin, yapının ABD Çin rekabetinde nereye oturacağını dikkatle takip edecektir.
Diğer yandan antlaşmaların doğasında karşı cephenin oluşumunu yaratma gibi bir unsurun varlığı bilinen bir gerçektir. Hali hazırda Hindistan, Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi sıkı ilişkiler kurmaya istekli görülüyor. Bu yapıdan bir “kolektif savunma antlaşması” çıkar mı bilinmez ama ilişkilerini daha sıkı hale getirebilecek ve karşı bir cephe yaratmaya çalışacaklardır.
Kazanımlar ve riskler
Türkiye açısından stratejik kazanım mı, yoksa ciddi riskler getirebilecek yeni bir sorumluluk alanından mı söz ediyoruz? Buna vereceğim cevap; her ikisi de olacaktır. Keza dış politikada yalnız kazanç üreten ve hiç maliyet yaratmayan büyük stratejik hamleler pek yoktur.
Türkiye açısından ilk kazanç stratejik ağırlıktır. Türkiye artık Ortadoğu’daki güvenlik tartışmalarının dışında kalan bir ülke değil, güvenlik düzeninin kurulmasında rol üstlenmeye çalışan bir aktör konumuna geliyor. İkinci kazanç savunma sanayisidir. Suudi Arabistan’ın mali kapasitesi, Pakistan’ın üretim ve askerî altyapısı ile Türkiye’nin savunma teknolojilerinin birleşmesi çok ciddi ortak projeler yaratabilir. Üçüncü kazanç diplomatik hareket alanıdır. Türkiye NATO içinde kalırken aynı zamanda başka bir bölgesel güvenlik sisteminin kurucu ülkesi oluyor. Bu doğru yönetildiğinde Türkiye’nin pazarlık gücünü artırır.
Tüm bunlara rağmen riskleri de küçümsememek gerekiyor. Pakistan Hindistan krizi büyürse ne olacak? İran Suudi Arabistan çatışması yeniden tırmanırsa Türkiye hangi noktada duracak? Suudi Arabistan’ın uğrayacağı bir saldırı kolektif savunma hükmünü harekete geçirirse Türkiye’nin askerî yükümlülüğü ne olacak? Bunlar bugün teorik görünen fakat ittifakın gerçek sınavını oluşturacak sorulardır.
Uluslararası sistem giderek daha kuralsız, daha parçalı ve daha fazla güç politikasına dayalı hale geliyor. Böyle bir ortamda devletler güvenliklerini yalnız başkalarının sağladığı şemsiyelere bırakamazlar. Mekke antlaşması da bu arayışın bir sonucudur.
Antlaşma, Türkiye açısından önemli bir stratejik fırsattır; fakat bu fırsatın kazanca dönüşmesi, ittifakın Türkiye’nin hareket alanını genişleten bir araç olarak kalmasına bağlıdır. Eğer Antlaşma Türkiye’yi diğer üyelerin bütün bölgesel hesaplarının tarafı haline getirirse fırsat olmaktan çıkar, stratejik yük haline gelir.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde asıl bakmamız gereken şey anlaşmanın adı değil; kurulacak kurumlar, ortak askerî mekanizmalar, genişleme biçimi ve en önemlisi kriz anlarında üç başkentin aynı siyasi iradeyi gösterip gösteremeyeceğidir.