Sanayi büyüyor peki şirketler güçleniyor mu?
Son zamanlarda hangi patron veya genel müdürle sohbet etsem, konunun başı da sonu da aynı yere çıkıyor: “Bertan hocam, fabrikamız çalışıyor, ciromuz fena değil ama günün sonunda elimizde dişe dokunur bir kâr kalmıyor.” Aslında bu cümle, Türk sanayisinin içinde bulunduğu karmaşık ve tehlikeli dönemin en net özetidir. Şirketlerimiz hacimsel olarak üretmeye devam ediyor; fakat o üretimden doğan ekonomik değeri kendi bilançolarında tutmayı başaramıyorlar.
Sanayimizin durumunu daha net görebilmek adına, BKYD Danışmanlık tarafından hazırlanmış olan İSO 500 ve İSO İkinci 500 verilerini kapsayan 1.000 sanayi kuruluşunun karşılaştırmalı analiz raporunu inceledim. Rapor, şirketlerimizin operasyonel bir başarı gösterdiğini, ancak finansal ve stratejik bir sıkışma yaşadığını verilerle doğruluyor.
Fabrika çalışıyor, bilanço yoruluyor
Rapordaki rakamlara göre, İSO 500’de üretimden satışlar reel olarak yüzde 2,1 büyürken, İkinci 500’de bu büyüme yüzde 0,2 ile neredeyse yatay kalmış durumda. Sanayimiz daralma sonrası kırılgan bir dengelenme yaşıyor. Asıl çarpıcı olan da şu: Her iki grupta da operasyonel kâr üretilmesine rağmen, vergi öncesi kâr marjı İSO 500’de yüzde 3,4’e, İkinci 500’de ise yüzde 2,2’ye kadar gerilemiş durumda.
Bunun en büyük nedeni elbette finansman giderleri. Her iki grupta da faaliyet kârının yaklaşık yüzde 85-87’si finansman giderleri tarafından yutuluyor. Yani sanayicimiz aslında kendisi için değil, büyük ölçüde finansmanı sağlayanlar için çalışıyor. Üstelik kısa vadeli mali borçların payı İSO 500’de yüzde 49,5 iken, İkinci 500’de yüzde 54’e ulaşmış durumda. Bu tablo bize, özellikle orta ölçekli sanayicimizin çok ciddi bir refinansman riski taşıdığını söylüyor.
Sorun yalnızca yüksek faiz mi?
Elbette yüksek faiz ortamı, zayıflayan dış talep ve kur politikası sanayicimizi zorluyor. Hepsi gerçek, hepsi yakıcı. Ancak son yıllarda sürekli tekrar ettiğim bir konu var: Artık “pazar büyüyor, ben de büyürüm” anlayışı sona erdi. Yalnızca konjonktürü, devleti veya dış koşulları suçlayarak kendi hatalarımızı örtemeyiz.
Bugün birçok şirkette asıl sorun, ciro bazlı yönetim anlayışının sürmesidir. Hangi ürünün veya müşterinin gerçekten kârlı olduğunu bilmeden daha fazla satmaya çalışmak intihardır. İşletme sermayesi iyi yönetilmiyor, stoklar nakde dönüşmüyor. Ciro büyürken nakit yaratılamıyor.
Yönetim kurulları neyi değiştirmeli?
BKYD raporunda da açıkça ortaya koyulduğu gibi, 2026 yılı sanayicilerimiz için bir hacim ve pazar payı savaşı yılı olmamalıdır. 2026, bilanço ve nakit savunması yılıdır; 2027 ise ancak doğru adımlar atılırsa seçici yatırım ve ölçekleme yılı olabilecektir.
Bu süreçte yönetim kurullarının masasında şu başlıklar olmalıdır: Nakit dönüşüm süresi, borç oranının disiplin altına alınması ve ürün bazında katkı marjlarının şeffaflaştırılması. Ayrıca çalışan başına katma değerin teknolojiyle yukarı çekilmesi şarttır. Ar-Ge yoğunluğumuz İSO 500’de yüzde 0,72, İkinci 500’de ise yüzde 0,57 gibi yetersiz seviyelerdeyken, sanayimizin küresel arenada ve Avrupa’nın sınırda karbon gibi yeni duvarları veya Çin’in yapay zekaya dayalı verimlilik felsefesi karşısında rekabet etmesi çok zordur.
Yeni oyunda kim kazanacak?
Bu dönemin kazananları, en büyük fabrikalara sahip olanlar olmayacak. Kazananlar; konfor alanından çıkıp cirodan çok nakit üretimine odaklanan, veriyi karar süreçlerine entegre eden ve stratejisini iş modeliyle uyumlu hale getiren şirketler olacak.
Yönetim kurullarının temel sorusu artık “Ne kadar büyüdük?” değil, “Büyüme ne kadar nakit, tekrar edilebilir kâr, döviz geliri, teknoloji değeri ve bilanço dayanıklılığı üretti?” olmalıdır. Bu ise farklı bir yönetim anlayışı gerektiriyor.