Savaşın yeni cephesi gıda
Gıda, savaşın kendisi kadar güçlü bir silaha dönüşebilir. Yıllar önce insanlar buna itiraz ediyordu. Bugün ise dünyanın en büyük ekonomilerinin ticaret bakanları aynı ihtimali masanın üzerine koyuyor. Belki de artık soruyu değiştirme zamanı geldi. “Gıda savaş aracı olur mu?” değil, “Gıdanın savaş aracına dönüşmesini engelleyecek kadar güçlü bir tarım sistemimiz var mı?”
Yıllar önce bir yazı kaleme almış ve tarımsal üretim ile gıdanın geleceğin en önemli savaş araçlarından biri olacağını yazmıştım. O zaman çok itiraz gelmişti. “Gıda savaş aracı olur mu?”, “Tarımın savaşla ne ilgisi var?”, “Gıda insani bir ihtiyaçtır”, “Bu kadar da abartmamak gerekir” denmişti. Hem de sektördeki çok önemli kişiler.
Bugün aynı cümleyi çok daha güçlü bir yerden kurabiliyorum; Dünyanın en güçlü ekonomilerinin ticaret bakanları artık gıdanın zorlayıcı bir araç olarak kullanılmasını resmen tartışıyor.
1 Ekim’de Milwaukee'de gerçekleştirilen G20 Ticaret Bakanları Toplantısı'nın gündemlerinden biri doğrudan “gıdanın zorlayıcı ticaret eylemleri yoluyla silahlaştırılması” oldu.
G20 ticaret bakanları, gıdanın ekonomik veya siyasi baskı amacıyla kullanılmasını kınayan ortak bir yaklaşım üzerinde uzlaştı.
ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer gıda, tarım ürünleri ve tarımsal girdileri kapsayan zorlayıcı ticaret uygulamalarının ülkeler ve insanlar açısından ciddi sonuçlar doğurduğunu açıkça ifade etti. Hindistan Ticaret Bakanı Piyush Goyal ise gıdanın hiçbir ülkeye karşı baskı aracı olarak kullanılmaması gerektiğini söyledi.
Türkiye'nin de toplantıda verdiği mesaj aynı yöndeydi. Türkiye adına konuşan Ticaret Bakanı Ömer Bolat, gıda güvenliğinin jeopolitik baskı aracına dönüştürülmemesi gerektiğini vurguladı. Bugün dünyanın en büyük ekonomilerinin temsilcileri neden aynı konuyu masaya yatırıyor? Çünkü dünya değişti.
Ve gıda artık yalnızca sofranın meselesi değil. Gıda; güvenlik, ticaret, jeopolitik, diplomasi ve ekonomik baskıdır. Ve gerektiğinde savaştır.
Savaş artık yalnızca tanklarla yapılmıyor
Savaş denildiğinde hâlâ aklımıza tank, füze, uçak, savaş gemisi geliyor. Oysa 21'inci yüzyılın savaşı çok daha farklı. Bir limanı kapatmak, bir enerji hattını kesmek, bir ülkenin finans sistemine erişimini engellemek veya bir ülkenin ihracatını durdurmak savaşın parçası olabilir. Ve artık bir ülkenin gıdaya erişimini, tarımsal girdilere ulaşımını veya tarımsal ürünlerinin dünya pazarlarına çıkışını kontrol etmek de savaşın bir parçası haline gelebilir.
Ukrayna savaşı bunun en somut örneklerinden birini oluşturdu. Karadeniz'deki limanların, tahıl ticaretinin, gemilerin, depoların ve tarımsal altyapının güvenliği yalnızca Ukrayna ve Rusya'nın meselesi olmadı. Dünyanın ekmek fiyatını, gübre fiyatını, enerji fiyatını, hayvan yemini etkiledi ve sofradaki fiyatı etkiledi.
Bugün bunun sonuçlarını yeniden görüyoruz.
FAO'nun 2 Ekim'de açıkladığı verilere göre dünya gıda fiyatları eylül ayında son dört yılın en yüksek seviyesine yaklaştı. FAO Gıda Fiyat Endeksi 136 puana yükseldi. Hububat fiyatları yüzde 5,1, şeker fiyatları yüzde 6,1 arttı. Karadeniz'deki ticaret aksaklıkları ve hava koşulları özellikle buğday piyasasını etkiledi.
Günümüz dünyasında savaşın sesi market rafındaki fiyat etiketinden geliyor.
Gıda nasıl silaha dönüşüyor?
Bugün artık yalnızca gıda silahı kavramını değil, çok daha geniş bir tarımsal güç kavramını konuşmak zorundayız. Çünkü savaş yalnızca üretilen gıda üzerinden yapılmıyor. Gıdanın üretilebilmesini sağlayan sistem üzerinden de yapılabiliyor.
Bence Türkiye'nin özellikle buraya dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü tarımın savaş aracı olabilmesi için yalnızca buğdaya sahip olmak yetmez. Tohuma sahip olmanız, gübreye erişmeniz, mazota ve elektriğe erişmeniz gerekir. Sulama altyapınızın olması gerekir. Tarım makinelerine ulaşmanız gerekir. İlaç ve diğer girdilere erişmeniz gerekir. Lojistiğinizin çalışması gerekir. Limanlarınızın açık olması gerekir. Finansmana ulaşmanız gerekir. Ve bütün bunların üzerinde çiftçinizin üretmeye devam edecek durumda olması gerekir. Bu zincirin herhangi bir halkası koparsa gıda güvenliği tehlikeye girer.
Türkiye'nin resmi verileri de bize tarımsal üretimin ne kadar karmaşık bir sistem olduğunu gösteriyor. 2025 yılında Türkiye'nin toplam kimyevi gübre tüketimi yaklaşık 6,55 milyon ton oldu. Aynı yıl üretim 4,57 milyon ton seviyesinde gerçekleşti.
Bu rakamlar tek başına “Türkiye gübrede dışa bağımlıdır” sonucunu vermiyor ancak bize çok önemli bir şeyi hatırlatıyor: Tarım yalnızca tarladaki tohumdan ibaret değildir. Tarımsal girdilerin sürekliliği de milli gıda güvenliğinin parçasıdır.
2026 yılı için Türkiye'nin tahıl üretiminin 41,6 milyon ton, buğday üretiminin ise 22,8 milyon ton civarında gerçekleşmesi bekleniyor. FAO, Türkiye'nin 2026/27 dönemindeki buğday ithalat ihtiyacını yaklaşık 7 milyon ton olarak öngörüyor. Bunun önemli bir bölümünün un ve makarna ihracatı yapan işleme sektörünün talebiyle ilişkili olması bekleniyor.
TÜİK'in 2025 bitkisel ürün denge verilerine göre ise 2024/25 pazarlama yılında Türkiye'nin buğday yeterlilik derecesi yüzde 104,3 olarak hesaplandı.
Ama aynı tabloda mısırın yeterlilik derecesi yüzde 73,1, soyada ise yalnızca yüzde 4,2. İşte mesele tam burada. Gıda güvenliği “Buğdayımız var mı?” sorusundan çok daha büyük bir meseledir. Hayvan yemi, yağlı tohumlar, gübre, enerji, su, tohum, lojistik, döviz ne olacak? Çünkü savaşın yeni denkleminde rakibinizin tarlasını bombalamanız gerekmeyebilir. O tarlanın üretim yapmasını zorlaştırmanız yeterli olabilir.
Gıda artık masadaki diplomatik kart
Milwaukee'deki G20 toplantısının önemi tam da burada. Dünyanın en büyük ekonomileri artık gıda ticaretinin zorlayıcı bir araç haline getirilmesinin sonuçlarını açıkça tartışıyor.
Bu tesadüf değil. Çünkü gıda ticaretinin kendisi de jeopolitik hale geldi. Bir ülke tahıl ihracatını, gübre ihracatını durdurduğunda bunun sonucu başka bir kıtada hissediliyor. Bir liman kapandığında dünyanın diğer ucunda un fiyatı değişebiliyor. Bir ticaret rotası bozulduğunda sofradaki fiyat değişebiliyor.
Artık dünya ekonomisinde bir ülkenin tarım kapasitesi, ordusunun gücü kadar stratejik olabiliyor. Hatta bazı durumlarda daha da önemli. Çünkü bir ülke aç kalırsa ekonomisi de, siyaseti de, toplumsal dengeleri de bundan etkileniyor.
Bence asıl korkmamız gereken de bu. Çünkü açlık, bombadan daha sessizdir. Bir füzenin nereye düştüğünü görürsünüz. Ama bir ülkenin tarımsal üretim kapasitesinin beş yıl içinde nasıl eridiğini çoğu zaman göremezsiniz. Bir çiftçinin üretimden çekilmesini haber bültenlerinde görmeyebilirsiniz. Bir sulama havzasının yavaş yavaş kuruması manşet olmayabilir. Bir tohum zincirinin dışa bağımlı hale gelmesi televizyon ekranlarında savaş görüntüsü oluşturmaz. Ama sonuçları çok ağır olabilir.
Tarım gücümüzü stratejik güce çevirmemiz gerekiyor. Bunun yolu da yalnızca daha fazla üretmek değil. Toprağı korumak. Suyu yönetmek. Çiftçiyi yaşatmak. Tohumda güçlü olmak. Tarımsal girdileri güvence altına almak. Lojistik koridorlarını çeşitlendirmek. Depolama kapasitesini artırmak. Gıda sanayisini güçlendirmek. Ve ürettiğimiz gıdayı dünya pazarında daha yüksek katma değere dönüştürmek. Çünkü önümüzdeki yıllarda ülkeler yalnızca petrol ve doğalgaz için rekabet etmeyecek. Su, gıda, tohum, gübre ve tarım arazisi için de rekabet edecek.
Dünyanın en büyük ekonomileri artık gıda, tarım ürünleri ve tarımsal girdilerin zorlayıcı ticaret eylemleriyle kullanılmasının ciddi sonuçları olduğunu ortak bir gündem maddesi olarak kabul ediyor. Bu, geleceğin savaşlarını anlamak açısından önemli bir dönüm noktası. Ve belki de bundan sonra bir ülkenin gerçek gücünü ölçerken tank sayısının yanına başka rakamlar da koymamız gerekecek: Kaç ton tahıl üretiyor? Kaç gün yetecek gıda stoku var? Tohumunu nereden alıyor? Gübresini nereden alıyor?Yemini nereden alıyor? Suyunu ne kadar süre koruyabilir? Limanları kapanırsa kaç ay üretim ve ihracat yapabilir? Kendi çiftçisini ne kadar süre üretimde tutabilir?
Bence 21'inci yüzyılın gerçek gıda güvenliği hesabı burada başlayacak.