Fed toplantısının etkileri

Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!

ABD merkez ban­kası Fed Tem­muz ayı toplantısını gerçekleştirdi. Top­lantı öncesinde bek­lenti politika faizi­nin %3.5-3.75 aralı­ğında sabit kalması ve Başkan Warsh’ın soru-cevap bölü­münde şahin bir tu­tum sergilemesiydi. Son haftada bazı analistler Fed’den faiz artışı bekle­se de bu ihtimal oldukça za­yıf görünüyordu.

Faiz artışı beklentisinin ardında yatan sebepler ise şunlardı: Ön­celikle ABD’de manşet enf­lasyon %3.5 ile %2’lik hede­fin oldukça üzerinde. Baş­kan Warsh göreve geldikten sonraki ilk toplantısında da bu hedefi yineleyip, bu he­def doğrultusunda çalışa­caklarını vurguladı. Dolayı­sıyla, %2 olan hedefin piya­sa gözündeki önemi tekrar arttı.

İkinci olarak, son Fed toplantısından sonra geçen sürede enerji fiyatları tek­rar artış gösterdi, petrol fi­yatları 100 doları test etti. Trump yönetimi tarifeler konusunda yeni bir kanun maddesini devreye soktu ve Türkiye’nin de içinde bu­lunduğu ülkelere uygulanan tarife oranlarında 2.5 puan­lık artış meydana geldi. Bu gelişmeler kaçınılmaz ola­rak ABD ekonomisi için enf­lasyon beklentilerini artırdı.

Fed ne yaptı?

Fed politika faizini de­ğiştirmedi fakat üç üye fa­iz artışı yönünde oy kullan­dı. Dolayısıyla, faizin sabit kalması kararına tüm üye­ler imza atmadı. Bu gelecek dönem kurul üyeleri arasın­da ortaya çıkabilecek görüş ayrılıklarının ilk işareti ola­bilir.

Karar sonrasında olduk­ça kısa bir metin yayınlandı. Başkan’ın iletişim konusun­daki yaklaşımını biliyoruz. Mümkün olduğu kadar az iletişimi tercih ediyor. Fakat son Fed toplantısından son­ra ortaya çıkan önemli geliş­melere değinilmemesi ve bu gelişmelerin enflasyon ve büyüme üzerinde yarataca­ğı etkilerin göz ardı edilmesi piyasalar açısından hayal kı­rıklığı yaratan bir konu oldu.

Soru-cevap bölümü

Başkan Warsh’un soru-ce­vap bölümündeki perfor­mansı piyasalar tarafından beğenilmedi. Kendisinden beklenen şahin tavrı göre­meyen piyasa oyuncuları­nın enflasyon kaygıları art­tı. Bunun sonucu olarak iki yıllık hazine tahvillerinin faizleri düşerken on ve otuz yıllık tahvillerin faizleri yükseldi. Otuz yıllık tahvi­lin faizi 2007 yılından beri görülen en yüksek seviyeye ulaştı. Bu gelişmeler mer­kez bankacılığı literatürün­de anlattığımız tipik kredi­bilite kaybı vakasına işaret ediyor. Merkez bankasının taahhütleri konusunda ciddi olmadığı algısı piyasalarda oluşmaya başladığında uzun vadeli faizlerde artış, hisse fiyatlarında dü­şüş yaşanması kaçı­nılmaz bir durum.

Finansal koşullar ile para politikası arasındaki ilişki

Fed tarafından alı­nan kararlar sonra­sında uzun vadeli faiz­ler arttı, hisse senedi fiyatları düştü. Bu çerçeve­de, “Fed faizleri değiştirme­se bile finansal koşullar sıkı­laştı” cümlesi doğru mudur? Kredibilite kaybının olduğu bir ortamda piyasa verileri finansal koşulların sıkılaş­tığına işaret etse bile bu ge­lişmelerin enflasyon üzerin­de aşağı yönlü etkisi olmaz. Çünkü beklenti kanalı iste­nilen yönde çalışmaz. Tam tersine, enflasyonist beklen­tilerin artması sonucunda enflasyon artarken finansal koşullar sıkılaşıyormuş gi­bi görünür. Bu nedenle, mer­kez bankalarının yönlendir­mesinde gerçekleşen finan­sal koşullardaki sıkılaşmalar dezenflasyonist etki yaratır.

Gelişmelerin Türkiye ekonomisine etkileri

ABD’de uzun vadeli faiz­lerin yükselmesi gelişmek­te olan ülkeler için iyi ha­ber değil. Yurt dışı borçlan­ma maliyetlerimiz öncelikli olarak ABD’deki uzun vadeli faizlere bağlı. Bu edenle, ül­ke risk primimizin sabit kal­dığı bir ortamda Türkiye’nin dolar cinsi borçlanma mali­yetleri de artacaktır. Bu ge­lişmenin önüne geçmenin yolu ülke risk primimizin düşmesi. Ülke risk priminin düşürülmesi için daha faz­la çaba sarf etmek gerekiyor.

Yazara Ait Diğer Yazılar