İşçinin, emekçinin hukuku: Rekabet hukuku
Rekabet Hukuku Danışmanı RECEP GÜNDÜZ
Bu hafta Rekabet Kurulu iki soruşturma duyurdu. İlki bankalar ve finansal kuruluşlara yönelik işgücü soruşturması, ikincisi ise başta Ankara ve İstanbul’daki bazı özel okulların fiyatları birlikte tespit ettikleri iddiasına ilişkin soruşturmaydı. Kurumun da vurguladığı gibi soruşturma açılması, tarafların kanunu ihlal ettiği anlamına gelmiyor.
İddialar kapsamlı biçimde incelenecek. Ancak soruşturma açılan alanların kendisi bile başlı başına haber değeri taşıyor. Zira 2008 krizi ve Covid sonrası enflasyonist dönem, özellikle beyaz yakalılar olmak üzere orta gelir grubu için iyi gitmiyor. Yılların yatırımı olan iyi üniversiteler ve ‘C-level’ pozisyonlar dahi artık arzu edilen refahı üretmiyor.
Bu noktada orta gelirliye yapısal destek, kabuk değiştiren ve müdahale alanlarını genişleten rekabet otoritelerinden geliyor. Beyaz yakalıların serzenişi yersiz değil. OECD çalışmaları, kronikleşen bir “orta sınıf sıkışması” dönemine girildiğini, 2008 finansal krizi ve Covid-19 pandemisinin bu süreci hızlandırdığını gösteriyor. OECD ülkelerinin çoğunda orta gelir grubunun millî gelirden aldığı pay son kırk yıldır, her on yılda bir sistematik biçimde azalıyor.
Beyaz yakalılar için bir ‘sosyal asansör’ işlevi gören eğitim ve profesyonel yetkinlikler, barınma, sağlık ve eğitim gibi temel maliyetlerdeki agresif artış karşısında artık koruyucu bir kalkan değil. Reel ücretlerin enflasyon karşısında eridiğini inkâr eden neredeyse kimse kalmadı. Türkiye’de tablo daha sert. Yalnızca alt gelir grubu değil, nitelikli işgücü ve beyaz yakalılar da “göreli yoksullaşma” sarmalına girdi. Pandemi öncesinde emeğin yurtiçi hasıladan aldığı pay yüzde 34 seviyelerindeyken bugün yüzde 25’lere gerilemiş durumda.
Gini katsayısında da tablo parlak değil. OECD ortalaması 0,31 iken Türkiye’de bu oran 0,43; yani eşitsizlik OECD’nin en yüksek seviyesinde. Alım gücündeki keskin düşüş ve eşitsizlikteki artış, toplumda temel hizmetlere ve adil ücretlendirmeye yönelik hassasiyeti artırıyor. Hizmet enflasyonu da cabası. Artık beyaz yakalılar “hadi bir yemeğe gidelim” demeden önce düşünüyor; iki maaşla rahatlıkla karşılanan özel okul ücretleri defalarca hesaplanıyor.
Dolayısıyla rekabet otoritelerinin son dönemde işgücü piyasalarındaki ‘ücret tespiti anlaşmaları’na, ‘centilmenlik anlaşmaları’na ve temel hizmet sektörlerindeki fiyatlamalara yönelik artan müdahalesini yalnızca teknik bir piyasa denetimi olarak görmek eksik olur. Bu müdahale, eriyen orta sınıf refahına yönelik toplumsal talebin hukuki bir yansımasıdır. Kartellerle savaşmak ve piyasa gücünü sınırlamak için kurulan rekabet otoriteleri, rollerini orta sınıf refahına temas eden alanlara doğru genişletiyor.
‘Tek alıcı gücü’nü sınırlamayı amaçlıyor
Peki bunu nasıl yapıyor? Öncelikle işgücü piyasasında klasik kartel mantığını uygulayarak. Artık şirketlerin birbirleriyle uzlaşarak ücretleri birlikte belirlemesi, çalışan transfer etmemek üzere anlaşması ya da ücretlere ilişkin hassas bilgileri paylaşması açık biçimde rekabet ihlali olarak değerlendiriliyor. Bankacılık, sigortacılık ve bilişim alanındaki son soruşturma da bu çerçevede; çalışan ayartmama anlaşmaları ve işgücü piyasasına yönelik bilgi değişimi iddialarına dayanıyor. Eğer teşebbüsler birbirlerinin çalışanlarını transfer etmemek üzere örtülü ya da açık mutabakatlara giriyorsa, bu doğrudan çalışanların pazarlık gücünü zayıflatıyor. Rekabet hukuku burada devreye girerek işgücü piyasasında oluşabilecek ‘tek alıcı gücü’nü sınırlamayı amaçlıyor.
Benzer bir yaklaşım özel okullar dosyasında da karşımıza çıkıyor. Soruşturma, eğitim ücretleri ile yemek, kitap, kırtasiye ve kıyafet gibi yan hizmetlerin fiyatlarının birlikte belirlenip belirlenmediğine odaklanıyor. Daha önce Kocaeli özel okulları kararında, yemek ve eğitim ücretlerindeki artış oranlarının toplantılarda ve WhatsApp gruplarında ortaklaşa belirlendiği; ayrıca okullar arasında öğretmen ayartmama ve çalışan ücretlerini birlikte tespit etme yönünde anlaşmalar yapıldığı tespit edilmişti.
Yani mesele yalnızca velinin ödediği ücret değil, öğretmenin aldığı maaş da dosyanın bir parçası. Ancak burada rekabet hukukunu aşan boyutları da görmek gerekiyor. Küresel rekabete açık sektörlerde, özellikle değerli TL politikası altında faaliyet gösteren şirketler ciddi kârlılık baskısıyla karşı karşıya. Artan maliyetler, firmaları daha esnek ve daha güvencesiz istihdam modellerine yöneltebiliyor. Taşeronlaşma, sözleşmeli çalışma ve proje bazlı istihdam yaygınlaşıyor.
Bu da iş güvencesini zayıflatıyor. Rekabet hukuku, ücretlerin birlikte baskılanmasını engelleyebilir fakat makroekonomik sıkışmayı tek başına ortadan kaldıramaz. Özel okullar bakımından da benzer bir çerçeve var. Orta gelirli aileler neden özel okulu fiilen tek seçenek gibi görüyor? Devlet okullarının sunduğu kalite ve güven algısı neden rekabetçi bir alternatif yaratamıyor? Eğer kamusal eğitim sistemi güçlü bir seçenek sunabilseydi, özel okulların fiyatlama gücü bu ölçüde artabilir miydi? Bu soruların cevabı yalnızca Rekabet Kurulu kararlarında değil, eğitim ve kamu politikalarında yatıyor.
Sonuç olarak bu iki soruşturma bize şunu gösteriyor: Rekabet hukuku artık yalnızca tüketicinin ödediği fiyatla değil, çalışanın aldığı ücretle ve orta sınıfın eriyen refahıyla da ilgili. Bu önemli ve değerli bir yön değişimi. Ancak kalıcı bir iyileşme için rekabet politikası ile makroekonomik tercihlerin, eğitim ve istihdam politikalarının aynı istikamete bakması gerekiyor. Aksi halde soruşturmalar manşet olur; orta sınıfın sıkışması ise yapısal bir sorun olarak kalmaya devam eder.