NATO zirvesi sıradan bir zirve olmayacak
Ankara, 7-8 Temmuz’da tarihin sayfalarına geçecek. NATO liderlerini ağırlayacak olan Türkiye, bu kez yalnızca ev sahibi değil; masanın en güçlü oyuncularından biri olarak oturuyor. Bu zirvede, yalnızca kimin ne kadar harcadığı değil, kimin ne ürettiği ve ne kadar hızlı ürettiği de tartışılacak. NATO’nun 2025 yıllık raporu, küresel güvenlik ortamının yalnızca geçici gerilimlerin değil, kalıcı ve yapısal bir rekabetin şekillendirdiği yeni bir döneme girdiğini ortaya koyuyor.
Ve bu zirve, yeni dünya düzeninde güvenliğin, teknolojinin, savunma sanayinin ve ekonomik gücün nasıl iç içe geçtiğini gösterecek tarihi bir eşik olarak da kabul edilmeli. Bu yeni dönemde güç, yalnızca topçu namlusunun ucunda değil; fabrika bacasının dumanında, mühendis beyninde ve tedarik zincirinin sağlamlığında gizli.
Ülkemizde gerçekleştirilecek olan NATO zirvesinin bugüne dek yapılan zirvelerden önemli bir farkı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar, İran merkezli gerilimler, Karadeniz’de artan riskler, siber tehditler, enerji yollarındaki aksamalar ve büyük güç rekabeti artık güvenliği sadece askeri bir başlık olmaktan çıkardı. Güvenlik, doğrudan üretimin, ihracatın, lojistiğin, enerjinin ve teknolojinin konusu haline geldi. Soğuk Savaş döneminin klasik kalkansız güvenlik anlayışı tarihe karıştı. Bu gerçeklik, ülkeleri savunma sanayiine bakmak için yeni bir gözlük takmaya zorluyor.
Türkiye, Ankara zirvesi’nin en parlak ismi
Önceki zirvelerin tamamından farklı olarak ülkemiz bu kez sadece ev sahibi olarak değil, oyun kurucu bir ülke olarak masada yer alacak. NATO’nun resmi gündeminde, önceki zirvelerde alınan kararların somut sonuçlara dönüştürülmesi, savunma yatırımlarının artırılması, sanayi üretiminin güçlendirilmesi ve Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesi gibi başlıklar öne çıkıyor.
Ancak bu başlıkların tamamı Türkiye’nin doğrudan ilgi alanına giriyor. Çünkü Türkiye hem sahayı bilen hem üretim kabiliyeti olan hem de kriz bölgeleriyle doğrudan temas kurabilen az sayıdaki NATO ülkesinden biri konumunda.
Son bir yılda yüzde 47’yi aşan bir artışla savunma ve havacılık ihracatı 10,8 milyar doları geçen Türkiye, 178 ülkeye ürün satıyor; bu ihracatın yarısından fazlası ise bizzat NATO müttefiklerine gidiyor. Savunma ve havacılık sanayii, kilogram başına 65 dolar ihracat değeriyle Türkiye’nin genel ihracat ortalamasının yaklaşık 40 katı katma değer üretiyor.
Bu, fabrikadan çıkan her kutunun içinde yalnızca çelik değil; ar-ge, teknoloji ve stratejik vizyon olduğunun somut göstergesi. Türk savunma sanayi artık sadece iç güvenlik ihtiyacını karşılayan bir alan değil, aynı zamanda yüksek katma değerli ihracatın, mühendislik kapasitesinin, teknoloji üretiminin ve stratejik bağımsızlığın en güçlü sembollerinden biri.
Güçlü ülke olmak, yalnızca güçlü orduya sahip olmak değil
Güçlü ülke; radarını, füzesini, gemisini, İHA’sını, SİHA’sını, elektronik harp sistemini, yazılımını ve haberleşme altyapısını üretebilen ülkedir. Daha da önemlisi, bu ürünleri ihraç edebilen ve müttefiklerinin güvenlik mimarisine katkı sağlayabilen ülkedir. Ankara Zirvesi bu nedenle Türk savunma sanayi için de önemli bir vitrin niteliğinde. NATO ülkelerinin savunma harcamalarını artırdığı, tedarik zincirlerini yeniden yapılandırdığı ve Avrupa güvenlik mimarisini güçlendirmeye çalıştığı bir dönemde Türkiye’nin üretim kabiliyeti çok daha fazla önem kazanacaktır.
Bugün Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat vardır. Bu fırsat yalnızca savunma şirketleri için değil, metal sanayisinden elektroniğe, yazılımdan lojistiğe, mühendislikten test ve sertifikasyon süreçlerine kadar geniş bir üretim ekosistemini kapsamakta. Bu nedenle Ankara’daki NATO Zirvesi’ni sadece dış politika başlığı olarak okumak eksik olur. Bu zirve, aynı zamanda Türkiye’nin sanayi politikası, ihracat stratejisi ve teknoloji vizyonu açısından da değerlendirilmelidir.
Türkiye bu treni kaçırmamalı
Türkiye bu süreci doğru yönetirse, NATO içinde sadece güvenlik sağlayan bir ülke değil; güvenlik teknolojileri üreten, ihraç eden ve ittifakın geleceğini şekillendiren ülkelerden biri hâline gelebilir.
Zirvede on milyarlarca dolarlık savunma sanayi anlaşmalarının açıklanması bekleniyor; bu durum Ankara Zirvesi’ni daha önceki Lahey Zirvesi’nin de ötesine taşıyan bir nitelik kazandırıyor.
Türkiye hem ev sahipliğinin sembolik ağırlığını hem de üretim kapasitesinin somut gücünü tek bir masada birleştiriyor. Ankara Zirvesi sonrasında NATO’nun asıl tartışması, ittifakın neyi savunacağından ziyade bunu hangi endüstriyel kapasiteyle ve hangi yük paylaşım modeliyle sürdürebileceği üzerine şekillenecek. Bu sorunun yanıtı büyük ölçüde Türkiye’nin elinde. Güvenlik artık dipolomasi masasında değil, üretim atölyesinde kazanılıyor. Türkiye bu gerçeği erken fark eden ve ona göre konum alan ülkeler arasında.