Rakibim neden benden daha başarılı?
Geçtiğimiz günlerde bir şirket sahibi bana şu soruyu sordu:
“Bizim ürünümüz daha kaliteli. Fiyatımız yakın. Ekibimiz de fena değil. Peki rakibimiz neden bizden daha başarılı?”
Aslında bu sorunun cevabı yalnızca o şirkete ait değil. Türkiye’de binlerce işletmenin ortak sorusu bu.
İlk akla gelen cevaplar genellikle aynıdır: Daha fazla reklam yapıyor, daha iyi satış ekibi var, finansmana daha kolay ulaşıyor ya da şanslı.
İşin gerçeği
Oysa uzun yıllardır farklı sektörlerde yaptığımız çalışmalar bana bambaşka bir gerçeği gösterdi.
Başarılı şirketleri başarısız şirketlerden ayıran temel fark, çoğu zaman ne ürünleri ne de sermayeleridir. Asıl fark, şirketin kendi içinde ne kadar uyumlu çalıştığıdır.
Ben buna Stratejik Rezonans diyorum.
Bir orkestrayı düşünün. Dünyanın en iyi kemancısını, en iyi piyanistini ve en iyi davulcusunu aynı sahneye çıkarabilirsiniz.
Eğer aynı eseri, aynı tempoda ve aynı amaç doğrultusunda çalmıyorlarsa ortaya müzik değil, gürültü çıkar.
Şirketler için de durum farklı değildir.
Harika bir stratejiniz olabilir.
Çok başarılı yöneticileriniz olabilir.
Güçlü bir marka oluşturmuş olabilirsiniz. Ancak organizasyon yapınız, süreçleriniz, performans sisteminiz, yetenekleriniz ve kültürünüz aynı hedefe hizmet etmiyorsa şirket sürekli enerji harcar ama beklediği ivmeyi yakalayamaz.
Başarıyı doğru tanımlayalım
Bugün birçok yönetici başarıyı hâlâ ciroyla ölçüyor. Oysa ciro tek başına bir başarı göstergesi değildir.
Hatta bilinenin aksine, stratejik rezonansı zayıf olan şirketler bazı dönemlerde rakiplerinden daha yüksek satış hacmine bile ulaşabilir.
Fakat biraz daha derine indiğinizde tablo değişir. Kâr marjı düşüktür. Nakit akışı sürekli baskı altındadır. İşletme sermayesi yetersizdir. Çalışan devir oranı yüksektir. Müşteri sadakati zayıftır. Yeni ürün geliştirme yavaşlamıştır.
Yönetim sürekli günü kurtarmaya çalışmaktadır. Yani şirket büyür; fakat güçlenmez. Asıl tehlike de budur.
Stratejik rezonansı olan şirketler neyi farklı yapıyor?
Öncelikle değişimi rakiplerinden daha erken okuyorlar.
Stratejilerini belirledikten sonra organizasyon yapılarını bu stratejiye göre tasarlıyorlar. Doğru yetenekleri sisteme kazandırıyor, yetkinliklerini sürekli geliştiriyorlar.
Operasyonlarını yalnızca bugünü yürütmek için değil, yarının iş modelini taşıyacak şekilde kurguluyorlar.
Performansı sadece ciro veya bütçe gerçekleşmeleriyle değil; değer yaratan göstergelerle ölçüyorlar. Çünkü ölçtüğünüz şeyi yönetirsiniz. Yanlış şeyi ölçerseniz, yanlış davranışları ödüllendirirsiniz.
Rekabet nerede yaşanıyor?
İşte bu nedenle gerçek rekabet artık ürünler arasında değil, yönetim sistemleri arasında yaşanıyor. Bir şirketin stratejisi başka yöne giderken, organizasyonu farklı önceliklerle çalışıyor; prim sistemi başka davranışları ödüllendiriyor; süreçleri eski alışkanlıklarla devam ediyor ve teknoloji yatırımları stratejiyi desteklemiyorsa, o şirketin rakibinden daha fazla veya daha özverili çalışması sonucu değiştirmez.
Dört kişinin farklı yönlere kürek çektiği bir kayığın daha hızlı gitmesini bekleyemezsiniz.
Kendimize ne sormalıyız?
Bugün şirketlerin kendilerine sorması gereken soru aslında çok farklıdır.
“Rakibim neden aynı kaynaklarla benden daha fazla değer üretiyor?” sorusunu sormalıyız.
İşte bu sorunun cevabı; sürdürülebilir kârlılıkta, güçlü nakit akışında, yüksek sermaye getirisinde, düşük çalışan devrinde, yüksek müşteri memnuniyetinde, başarılı Ar-Ge projelerinde ve pazara daha hızlı sunulan yeni ürünlerde saklıdır.
Çünkü gerçek başarı, yalnızca büyümek değildir. Büyürken güçlenebilmektir. Büyürken değer üretebilmektir. Büyürken geleceği finanse edebilmektir.