Türkiye’nin yeni büyüme hikâyesi nasıl olmalı: Daha fazla değil, daha değerli üretmek
Türkiye ekonomisi uzun yıllar boyunca büyümeyi daha fazla üretmek, daha fazla ihracat yapmak ve daha fazla istihdam yaratmak üzerinden tanımladı. Bu yaklaşım yanlış değildi. Sanayileşme sürecinde milyonlarca insanın istihdama katılması, Anadolu’da yeni üretim merkezlerinin ortaya çıkması ve Türkiye’nin güçlü bir ihracat altyapısı oluşturması bu model sayesinde mümkün oldu.
Ancak dünya değişiyor. Dolayısıyla bizim de artık şu soruyu sormamız gerekiyor: Ne kadar üretiyoruz değil, ürettiğimiz her birimden ne kadar değer yaratıyoruz?
Çünkü önümüzdeki dönemin ekonomik rekabeti ton, adet ya da metrekare üzerinden değil; teknoloji, patent, marka, yazılım, tasarım ve verimlilik üzerinden şekille necek.
Türkiye açısından asıl mesele de burada başlıyor.
Bazı sektörlerde katma değer yüksek değil
Bugün hâlâ ihracatımızın önemli bölümünü orta teknolojili ürünler oluşturuyor. Üretim yapıyoruz, istihdam sağlıyoruz, ihracat gerçekleştiriyoruz; fakat bazı sektörlerde kullandığımız enerjiye, sermayeye, ithal girdiye ve emeğe kıyasla elde ettiğimiz katma değer yeterince yüksek değil.
Bu durum özellikle sermayenin pahalı, finansmana erişimin zor olduğu dönemlerde daha önemli hale geliyor. Çünkü artık Türkiye’nin sınırsız kaynaklarla büyüyebileceği bir ekonomik ortam yok.
Sermaye pahalıysa, enerji pahalıysa ve nitelikli iş gücü sınırlıysa, elimizdeki kaynakları en yüksek verimi sağlayacak alanlara yönlendirmek zorundayız.
Burada hassas bir ayrım yapmak gerekiyor.
Türkiye tekstilden, demir-çelikten, mobilyadan, beyaz eşyadan veya geleneksel sanayiden vazgeçmeli demiyorum. Tam tersine, bu sektörlerde yıllar içinde oluşmuş ciddi bir üretim bilgisi, ihracat ağı ve insan kaynağı bulunuyor.
Ancak bazı şirketlerin artık kendilerine şu soruyu sorması gerekiyor:
“On yıl önce yaptığım işi aynı şekilde yapmaya devam ederek on yıl sonra da rekabetçi olabilir miyim?”
Cevap birçok sektör için giderek daha fazla “hayır” oluyor.
Çünkü Çin artık yalnızca ucuz üretim yapan bir ülke değil. Elektrikli otomobilden bataryaya, güneş panelinden yapay zekâya kadar dünyanın en önemli teknoloji üreticilerinden biri haline geldi. Hindistan yazılım, dijital hizmetler ve teknoloji yatırımlarında hızla ilerliyor. Körfez ülkeleri petrol gelirlerini veri merkezlerine, yapay zekâya, turizme ve teknoloji şirketlerine yönlendiriyor.
Avrupa ise yeşil dönüşüm ve ileri teknoloji yatırımlarıyla sanayisini yeniden şekillendirmeye çalışıyor.
Böyle bir dünyada Türkiye’nin yalnızca düşük maliyetli üretici kimliğiyle rekabet etmeye çalışması giderek zorlaşacaktır.
Üstelik bizim artık “ucuz iş gücü ülkesi” olmak gibi bir hedefimiz de olmamalı.
Türkiye’nin stratejik sektörleri
Türkiye’nin hedefi daha ucuz üretmek değil, daha pahalı satabileceği ürünler üretmek olmalıdır.
Bir kilogram ürünü birkaç dolara ihraç etmekle yüzlerce veya binlerce dolara ihraç etmek arasında sadece fiyat farkı yoktur. Aradaki fark teknoloji, mühendislik, tasarım, fikri mülkiyet ve yetişmiş insan sermayesidir.
Tam da bu nedenle önümüzdeki yıllarda savunma sanayii, yazılım, yapay zekâ, robotik, biyoteknoloji, sağlık teknolojileri, enerji depolama sistemleri, batarya teknolojileri, yarı iletkenler, finansal teknolojiler ve ileri malzeme teknolojileri Türkiye açısından stratejik alanlar haline gelmelidir.
Fakat dönüşüm sadece devlet teşvikleriyle gerçekleşmez.
Şirketlerin de değişmesi gerekiyor.
Türkiye’de zaman zaman zarar eden veya sermaye getirisinin son derece düşük olduğu bir faaliyet alanında yıllarca ısrar edildiğini görüyoruz. Bunun nedeni bazen aile geleneği, bazen geçmişte yapılan büyük yatırımlar, bazen de “biz bu işi yıllardır yapıyoruz” düşüncesi oluyor.
Oysa ekonomi geçmişe duyulan sadakatle değil, geleceğe yapılan yatırımla büyür.
Bir şirketin faaliyet gösterdiği alan artık yeterli getiri üretmiyorsa sermayesinin tamamını aynı alanda tutmak zorunda değildir. Mevcut üretim kabiliyetini daha yüksek katma değerli ürünlere taşıyabilir, teknoloji şirketleriyle ortaklık kurabilir, Ar-Ge yatırımlarını artırabilir veya tamamen yeni sektörlere girebilir. Dünyanın büyük şirketlerinin yaptığı da tam olarak budur.
Çalışan başına daha fazla değer üretmek
Bugün otomobil şirketleri artık sadece otomobil üretmiyor; yazılım ve batarya şirketine dönüşüyor. Enerji şirketleri veri merkezlerine yatırım yapıyor. Savunma şirketleri yapay zekâ geliştiriyor. Bankalar teknoloji şirketleriyle yarışıyor.
Sektörlerin sınırları ortadan kalkıyor.
Türkiye’nin de ekonomik dönüşümü bu gerçeği kabul ederek başlamalı.
Belki de bundan sonra ekonomik başarıyı yalnızca büyüme oranıyla ölçmemeliyiz. İhracatın kilogram değerine, çalışan başına üretilen katma değere, patent sayısına, Ar-Ge harcamalarına ve yüksek teknolojili ürünlerin ihracattaki payına daha fazla bakmalıyız.
Çünkü Türkiye’nin önündeki asıl mesele daha fazla fabrika kurmak değil; daha akıllı fabrikalar kurmak.
Daha fazla insan çalıştırmak değil; çalışan başına daha fazla değer üretmek.
Daha fazla ihracat yapmak değil; aynı ihracattan daha fazla gelir elde etmek.
Türkiye üretimden vazgeçmemeli. Ama neyi, nasıl ve hangi teknolojiyle ürettiğini yeniden düşünmeli.
Çünkü değişen dünya ekonomisinde ülkeler artık sadece ürettikleri miktarla değil, ürettikleri değerle zenginleşiyor.
Ve belki de Türkiye’nin yeni büyüme hikâyesinin tek cümlelik özeti tam olarak şu olmalı:
Daha fazla üretmek değil, daha değerli üretmek.