Bir skandalın ikinci perdesi
Eminim çoğunuz hatırlıyordur geçen yaz Coldplay’in Boston konserinde dev ekrana yansıyan o görüntüyü. Teknoloji şirketi Astronomer’ın CEO’su Andy Byron ile şirketin İnsan Kaynakları Direktörü Kristin Cabot, on binlerce kişinin arasında “kiss cam”e yakalanmıştı. Kameranın fark edilmesiyle gelen o kısa irkilme, sahneden yapılan yarı şaka bir yorum, tribünlerden yükselen kahkahalar…
O birkaç saniye, birkaç saat içinde milyonlara ulaştı.
Görüntü tekrar tekrar paylaşıldı. Aynı şirkette üst düzey görevlerde bulunan iki ismin ilişkisi, özel hayat ile profesyonel rol arasındaki sınır, güç dengesi ve temsil sorumluluğu konuşuldu. LinkedIn’de kurumsal etik tartışmaları başladı. Çok geçmeden her iki isim de görevlerinden ayrıldı. Astronomer için mesele yalnızca bir görüntü değil, bir güven kriziydi.
Aradan aylar geçti.
Şimdi o görüntünün merkezindeki isim, Washington’da düzenlenen PRWeek “Crisis Comms Conference”ta konuşmacı olarak sahneye çıkıyor. Oturumun başlığı “Taking Back the Narrative” — Anlatıyı Geri Almak. Katılım bedeli 875 dolar.
Bir zamanlar istifayla sonuçlanan o görüntü, bugün kriz iletişimi programının başlığı.
Asıl soru burada başlıyor.
Krizi yaşamak ile krizin nedeni olmak arasında
Krizler anlatılır. Krizlerden ders çıkarılır. Hatta krizler üzerine konuşmak, iş dünyasında ayrı bir uzmanlık alanıdır. Büyük markaların yaşadığı sarsıntılar analiz edilir; hangi adım doğruydu, hangi refleks eksikti, hangi iletişim dili işe yaradı… Bu anlatılar öğreticidir çünkü çoğu zaman bir sistem açığını, bir süreç hatasını ya da dışsal bir etkiyi görünür kılar.
Ama her kriz aynı değildir.
Yıllar önce bir müzisyen, United Airlines ile yaşadığı sorunu bir şarkıyla dünyaya duyurdu: “United Breaks Guitars.” Hasar gören gitarı, karşılık bulmayan başvurular ve sonunda viral olan video… Bu hikâye bir kurumsal duyarsızlığı ifşa etti. Havayolu şirketi süreçlerini gözden geçirmek zorunda kaldı. Kriz, dışarıdan gelen bir mağduriyet üzerinden kurumu dönüştürdü.
O müzisyen kriz konferanslarında konuştu. Çünkü krizi yaşamıştı. Ama krizin nedeni değildi. Deneyimi, bir sistem arızasını ortaya koymuştu.
Buradaki tablo farklı.
Burada kriz, dışsal bir saldırıdan ya da beklenmeyen bir aksaklıktan doğmadı. Kurumun en üst düzeyinde bulunan iki kişinin, bilinen sınırları bilerek aşmasıyla ortaya çıktı. Bu sınırlar yalnızca yazılı kurallar değildi; temsil sorumluluğunun doğal uzantılarıydı.
Üst düzey bir yönetici yalnızca karar almaz; kurumun değerlerini temsil eder. İnsan kaynakları yalnızca süreç yürütmez; kurum içi adalet ve sınırın simgesidir. Bu pozisyonlar, hangi davranışın ne tür sonuç doğuracağını bilmeyecek konumlar değildir.
Dolayısıyla burada kriz, “başımıza gelen” bir durum değil; bilinçli bir tercihin ürettiği bir sonuçtur. İşte bu ayrım önemlidir.
Krizi yaşamak başka bir şeydir. Krizin nedeni olmak başka.
Bir sistem hatasını görünür kılmak ile kurumsal sınırı bilerek ihlal etmek aynı kategoride değildir.
O halde şimdi sahnede ne anlatılacak? “Ben yaptım, siz yapmayın” mı? “Anlatınızı iyi kurarsanız krizden çıkabilirsiniz” mi? Yoksa “Krizler fırsattır” mı?
Bu sorular sıradan kriz vakalarında farklı anlam taşır. Ama burada, anlamın zemini değişmiştir.
İletişim vicdanı aşarsa
İletişim önemlidir. Kriz iletişimi daha da önemlidir. Yanlış yönetilen bir kriz bir markayı kalıcı biçimde zedeleyebilir; doğru bir iletişim dili ise ağır bir sarsıntının etkisini azaltabilir. Buna kimse itiraz edemez.
Buradaki mesele iletişimin gücü değil. Mesele şu: Sahnede ne anlatılacak?
Eğer anlatılan şey güçlü bir öz eleştiri ise; eğer “taşıdığım pozisyonun gerektirdiği sınırları ihlal ettim”, “bu tercihin kuruma ve insanlara verdiği zararı yeterince göremedim” diyen açık bir yüzleşme varsa, o zaman bu konuşma başka bir yere oturur. O zaman mesele yalnızca kriz iletişimi değil, sorumluluk ve farkındalık olur.
Ama eğer odak, krizin kaynağından çok kriz sonrası görünürlüğün nasıl yönetildiğindeyse; eğer anlatı, “gündemi nasıl kontrol altına aldım”, “hikâyeyi nasıl geri kazandım” üzerinden ilerliyorsa, o zaman başka bir soru ortaya çıkar. Çünkü iletişim yalnızca bir teknik değildir. Kurumun sesi olduğu kadar vicdanıdır da. Kriz anında yalnızca mesaj üretmez; değerlerin nerede durduğunu da gösterir. Eğer iletişim, değeri hatırlatmak yerine değerin etrafından dolaşmaya başlarsa, o zaman işlevi değişir.
O sahnede, söylenmese bile dolaşıma giren bir mesaj vardır. Hata yapabilirsiniz. Sınır ihlal edebilirsiniz. Şirket kurallarını bilerek aşabilirsiniz. İnsani ve kurumsal değerleri zorlayabilirsiniz.
Ama doğru iletişimle anlatıyı geri alır, konuyu yeniden çerçeveler, yaşananları bir “vaka”ya dönüştürür, hatta bunun üzerinden alkış alabilirsiniz.
İletişim, eğer değerlerden koparsa, fanatik bir savunma refleksine dönüşmez mi? Ne pahasına olursa olsun anlatıyı kontrol et, algıyı değiştir, gündemi yönet…Bu yaklaşım, krizi çözmekten çok krizi parlatmaya hizmet etmez mi?
Bu mesaj açıkça kurulmaz. Ama o mesajın hiç oluşmadığını söylemek de mümkün değildir.
İşte burada fayda ile değer ayrılır. Fayda, krizin nasıl toparlandığını anlatır. Değer, o krizin neden ortaya çıktığını ve hangi sınırın aşıldığını sorgular.
Eğer yalnızca “nasıl toparlandık?” sorusunu konuşur, “neden o noktaya geldik?” sorusunu derinleştirmezsek, iletişim değerlerin önüne geçer. O zaman kriz, bir sınır ihlalinden çok bir anlatı problemine indirgenir.
Kurallar neden vardı? Temsil sorumluluğu neyi korumak içindi? O sınırlar hangi güven ilişkisini ayakta tutuyordu? Eğer bu sorular geri planda kalır ve alkış, yalnızca anlatının geri kazanılmasına yönelirse, o zaman durup düşünmemiz gerekir. O salondan çıkanlar ceplerinde nasıl bir dersle eve dönecekler? “Değerler önemlidir” mi, yoksa “yeterince iyi iletişim kurarsanız her şey toparlanır” mı?
Krizden çıkmak mümkündür. Anlatıyı geri almak mümkündür. Ama değerler geri gelmiyorsa, gerçekten neyi başarmış oluruz? Belki de asıl sınır tam burada başlar.