Bütçenin yetmediği yerde devlet ne yapmalı?
Tarihte devletin yapması gereken yatırımlar ile aynı anda finanse edebileceği yatırımlar hiçbir dönemde tam olarak örtüşmedi. Otoyol, köprü, liman, havaalanı, hastane, demiryolu, enerji ve su altyapısının ortak özelliği yüksek başlangıç sermayesi istemeleri, uzun finansman dönemleri gerektirmeleri ve ekonomik getirilerinin yıllara yayılmasıdır.
Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ), dünyada kullanılan adıyla PPP, tam bu finansman açığının bulunduğu yerde önem kazanıyor. Temel fikir basit: Devlet kamu hizmetinin sahibi ve düzenleyicisi olmaya devam ederken özel sektörün sermayesini, finansman kabiliyetini, teknolojisini ve işletme becerisini uzun vadeli sözleşmelerle kamu altyapısına dahil ediyor.
Türkiye gibi altyapı ihtiyacı devam eden gelişmekteki ekonomiler bakımından tartışmayı “KÖİ olsun mu, olmasın mı?” noktasına sıkıştırmayı doğru bulmuyorum. Asıl sorular şunlardır: Hangi yatırım KÖİ ile yapılmalı, riskler nasıl paylaşılmalı, kamu ne kadar garanti vermeli ve gelecekteki bütçelere ne ölçüde yükümlülük bırakılmalı?
Kamu ile özel sermayenin altyapıda birlikte çalışması yeni değil. İngiltere’de özel sermayenin yol projelerine katıldığı örnekler 17. yüzyıla kadar uzanıyor. Sanayi Devrimi sonrasında kanallar ve demiryolları özel sermayenin yoğun biçimde kullanıldığı alanlara dönüştü. 1869’da açılan Süveyş Kanalı da devlet desteğiyle özel sermayenin birleştiği tarihin en önemli altyapı projelerinden biriydi.
Türkiye’nin geçmişi de oldukça eski. Osmanlı dönemindeki imtiyaz sistemi demiryollarından limanlara, elektrikten şehir hizmetlerine kadar özel sermayeyi kamu hizmetlerine dahil etmişti. 1910 tarihli Menafii Umumiyeye Müteallik İmtiyazat Hakkında Kanun bu geleneğin hukuki kilometre taşlarındandır.
Cumhuriyet döneminde özellikle rahmetli Turgut Özal vizyonuyla 1980 sonrasında model yeniden güçlendi; Yap-İşlet-Devret, Yap-İşlet, Yap-Kirala-Devret ve İşletme Hakkı Devri gibi yöntemler gelişti. KÖİ’yi özelleştirmeyle de karıştırmamak gerekir. Devlet çoğu modelde varlığını satmaz; yatırımın finansmanını, yapımını veya işletmesini belirli süre ve performans şartlarıyla özel sektöre bırakır. Süre sonunda tesis genellikle kamuya devredilir.
Sistemin kalbi: Her zaman proje finansmanı var!
KÖİ’nin gerçek motoru proje finansmanıdır. Klasik şirket finansmanında banka kredi verirken şirketin bilançosuna bakar. Proje finansmanında ise genellikle yalnızca yatırım için özel amaçlı şirket, yani SPV kurulur. Bankalar otoyolun, limanın, enerji santralinin veya hastanenin gelecekte yaratacağı nakit akımını merkeze alır.
Dünya Bankası kaynaklarına göre proje finansmanında borcun toplam finansman içindeki payı projenin niteliğine göre yüzde 70-95 düzeylerine ulaşabilmektedir. Böylece yatırımcı nispeten sınırlı özkaynakla büyük bir altyapı yatırımını gerçekleştirebilir. Buna karşılık kreditörler gelir yapısını, garantileri, sigortaları, inşaat risklerini ve kamu tarafının yükümlülüklerini ayrıntılı biçimde inceler.
Bu nedenle iyi hazırlanmış bir KÖİ sözleşmesi aslında ayrıntılı bir risk paylaşım mekanizmasıdır. İnşaat gecikirse maliyeti kim karşılayacak? Faiz yükselir veya kur değişirse risk kimde kalacak? Beklenen trafik ya da yolcu sayısı gerçekleşmezse ne olacak? Mücbir sebep, mevzuat değişikliği veya erken fesih halinde finansmanı kim üstlenecek? Başarı çoğu zaman beton dökülmeden önce bu sorulara verilen cevaplarla belirleniyor.
Türkiye PPP / KÖİ’de laboratuvar oldu
Türkiye 40 yılda bu alanda ciddi bir tecrübe oluşturdu. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 2026 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programındaki verilere göre, 1986-Eylül 2025 döneminde 277 KÖİ projesi için uygulama sözleşmesi imzalandı. Projelerin yatırım büyüklüğü Eylül 2025 fiyatlarıyla 112,09 milyar dolar seviyesinde. Bunun 70,64 milyar doları ulaştırma, 22,93 milyar doları enerji, 13,80 milyar doları sağlık sektöründe. 262 proje işletmeye alınmış durumda; 15 projenin yapımı sürüyor.
Otoyollar, havalimanları, limanlar, enerji tesisleri, gümrük kapıları ve şehir hastaneleri Türkiye’yi büyük ölçekli KÖİ uygulamalarında önemli tecrübeye sahip ülkelerden biri haline getirdi. Bu birikim yalnızca altyapımız açısından değil; Türk müteahhitlik, mühendislik, bankacılık, hukuk ve finans sektörlerinin dış pazarlardaki rekabet gücü bakımından da değerlidir.
Yine yeniden Opportunıty Cost: Zamanın da maliyeti var
KÖİ’nin gelişmekte olan ülkeler bakımından gerçek önemi burada ortaya çıkıyor. Dünya Bankası Private Participation in Infrastructure verilerine göre düşük ve orta gelirli ülkelerde özel sektör katılımlı altyapı yatırımları 2024’te 100,7 milyar dolara ulaştı. Bu, bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 16 artış anlamına geliyor. Çünkü gelişmekte olan bir devlet aynı anda okul, hastane, demiryolu, enerji şebekesi, dijital altyapı, içme suyu ve ulaştırma yatırımı yapmak zorunda. Kaynak ise sınırlı.
İki milyar dolarlık bir otoyolu bütçeden yapabilmek için 10 yıl beklemek ile özel finansmanı kullanarak bugün hizmete açıp maliyetini uzun yıllara yaymak arasında ciddi ekonomik fark vardır. Yol daha erken hizmete girdiğinde yalnızca vatandaşın konforu artmaz; seyahat süresi ve lojistik maliyetleri düşer, yatırım kapasitesi gelişir, arazi değerleri değişir, ticaret ve istihdam oluşur.
Bu nedenle KÖİ’nin savunulabilecek tarafı “devletin kasasından para çıkmaması” değildir. Sonuçta hemen veya gelecekte mutlaka bir maliyet vardır. Esas avantaj, devletin bugün bütçe ayıramadığı bir yatırımın ekonomik ve toplumsal faydasını yıllarca beklemek yerine bugüne taşıyabilmesidir.
Garanti varsa; Kamu menfaati önceliktir
Modelin en hassas noktası garantilerdir. KÖİ bedava finansman değildir. Özel sektörün finansman maliyeti devletin doğrudan borçlanma maliyetinden yüksek olabilir. Trafik, yolcu, hasta veya gelir garantileri verildiğinde ise devletin bugünkü görünür borcu yerine gelecekte doğabilecek koşullu kamu yükümlülükleri yaratılır.
Dolayısıyla doğru politika ne sınırsız garanti vermek, ne de garantiyi kategorik biçimde reddetmektir. Garanti, projenin finansmanını mümkün kılacak kadar güçlü fakat kamu kaynaklarını ölçüsüz risk altına sokmayacak kadar sınırlı olmalıdır. Kamu menfaati yatırımcının finansal menfaati kadar profesyonel hesaplanmalıdır.
Türkiye’nin artık ikinci nesil bir KÖİ politikasına geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Her büyük projede klasik kamu yatırımı ile KÖİ seçeneği aynı metodolojiyle karşılaştırılmalı ve gerçek bir “value for money” testi yapılmalıdır. Devletin doğrudan ve koşullu yükümlülükleri uzun vadeli bütçe projeksiyonlarında izlenmeli; trafik, yolcu ve gelir garantileri bağımsız talep tahminlerine dayanmalıdır. İhale ve finansmanda rekabet artırılmalı, sözleşme değişiklikleri denetlenmeli, yeniden finansmandan doğan kazançların gerektiğinde kamu ile paylaşılması sağlanmalıdır.
Türkiye ayrıca 40 yıllık KÖİ tecrübesini ihraç edilebilir bir ekonomik değere dönüştürmelidir. Türk müteahhitlerinin Orta Asya, Afrika, Balkanlar ve Körfez’deki gücü; bankacılık, mühendislik, sigortacılık, hukuk ve proje finansmanı kapasitemizle birleştirilebilir. İstanbul yalnızca bu projelerin finansman merkezlerinden biri değil, uyuşmazlık çözüm merkezi de olabilir. ISTAC ve Türkiye’nin tahkim kapasitesinin uluslararası altyapı ve proje finansmanı sözleşmelerinde daha görünür hale gelmesi bu stratejinin hukuki ayağını oluşturacaktır.
Dağınık KÖİ mevzuatının bir çerçeve kanun altında toplanması ve merkezi bir KÖİ biriminin proje seçimi, risk dağılımı, garanti politikası ve performans denetimi için ortak standartlar geliştirmesi de tartışılmalıdır.
Sonuçta Türkiye’nin önündeki mesele kamu ile özel sektör arasında tercih yapmak değildir. Mesele, kamu otoritesi ile özel sermayenin hangi şartlarda toplum için daha fazla değer üreteceğini doğru tasarlamaktır. Altyapının bir finansman maliyeti vardır; fakat devletin kaynak bulamadığı için yıllarca yapılmayan altyapının da büyüme, rekabet gücü ve vatandaşın yaşam kalitesi üzerinde ağır bir maliyeti bulunmaktadır. İkinci nesil KÖİ politikasının temel ölçüsü bu iki maliyet arasındaki denge olmalıdır.