İş hayatında başarı için pratik-teorik dengesi
İş dünyasında şirketler ve liderler olarak, yönetim konusunda bir ucu “saf pratik”, diğer ucu “katı teori” olan geniş bir skalada konumlanmaya çalışıyoruz. Ülkemizdeki işletme ekosistemini gözlemlediğimde, yönetim kadrolarının ekseriyetle pratik tarafa aşırı yakın durduğunu görüyorum. Teori, model ve metodolojiler; maalesef hâlâ “işi uzatan angaryalar” olarak algılanıyor.
İdeal senaryoda bu skalanın tam ortasında durmamız gerekirken, on binlerce işletmemizin «pratiğe yakın» tarafta kümelendiğine şahit oluyoruz. Eğer 1’i pratik, 10’u teori olarak kabul edersek; Türkiye’deki işletme ağırlığının 1-2-3 ekseninde sıkıştığını söyleyebiliriz. Bu durum, başlangıç aşamasında hızlı yol almayı, agresif büyümeyi ve ciro odaklı bir nakit akışı yaratmayı sağlıyor. Ancak asıl mesele, bu büyümenin bir noktadan sonra «yönetilemez» bir kaosa dönüşmesi.
“İnsan” değil, “sistem” sorunu
Büyüme, bilimsel bir modele ve sistematiğe dayanmadığında, karar alıcılar tıkanıklığı “insan kaynaklı” bir sorun olarak teşhis etme hatasına düşüyorlar. “Daha nitelikli ve çalışkan ekipler kurarsak sorun çözülür” yanılgısı, liderlerin daha fazla yorulmasına, tükenme noktasına gelmesine ve işi adeta omuzlarında taşımasına neden oluyor.
İşin kötüsü, büyüme ve yönetememe arasındaki ilişki logaritmik sorunlara yol açınca çalınan danışman kapıları da çoğu zaman çözüm üretmiyor. Ülkemizdeki danışmanlık ekosisteminin büyük bir kısmı da maalesef aynı 1-2-3 bölgesinde uzmanlaştığı için, köklü çözümler yerine «günü kurtaracak yamalar» sunuyor. Sonuç ise; yarısı Excel’den yürütülen başarısız ERP projeleri, geleceği değil bugünü kurtarmaya odaklı «taktik» çalışmaları ve teknoloji fetişizminden öteye geçemeyen dijital dönüşüm çabaları oluyor.
M&A perspektifi ve küresel rekabet
Meseleye şirket satılabilirliği (M&A) ve değerleme perspektifinden bakarsak acı bir tabloyla karşılaşıyoruz: Bugün ülkemiz şirketlerinin %90’ı, profesyonel bir yatırımcı gözünde gerçek değerinden satın alınmaz. Çünkü rasyonel bir yatırımcı; yönetişimin ve sistemin olmadığı, tamamen “insana dayalı” bir yapıdan sürdürülebilir bir kâr elde edilemeyeceğini bilir.
ABD, Almanya veya Japonya gibi ülkelerde ise tablo tam tersidir. Teori, model ve metodoloji olmadan adım atılmaz. Onlar 4-5-6 bölgesinde kalmaya özen gösterirken, 8-9-10 bölgesinde üretim yapan akademisyenlerini ve düşünce insanlarını el üstünde tutarlar. Bizde ise teorisyenler kendi dar çevrelerine hapsolmuş durumdadır. Bu vizyon eksikliği nedeniyle, 100 yaşını aşan şirket sayımız bir elin parmaklarını geçmiyor ve küresel inovasyon liginde yer bulamıyoruz.
“Default” ayarlara dönüş riski
İşin en kritik noktası ise şu: 4-5-6 bölgesine geçmeye ikna olan, ciro değil kâr ve nakit odaklı yönetimi hedefleyen şirketler bile, bir süre sonra sabrını yitirip «default” ayarlarına geri dönüyor. Bir anlamda, meşhur tabirle “kültür, dönüşümü kahvaltıda yiyor.”
Peki, çözüm ne?
Şirketlerin yaşam döngüsünde olgunluk aşamasına gelmeden, henüz büyüme evresindeyken 1-2-3 bölgesinin sınırlayıcı vizyonundan kurtulmaları şart. Strateji, kontrol, denetim ve operasyon modelleri; teoriden metodolojiye taşınmış ve başarısı kanıtlanmış «iyi uygulama» örnekleridir. Ancak bu dönüşüm üç beş ayda gerçekleşmez. Kısa vadeli vaatlerle gelen danışmanlar, sizi sadece cebinizdeki paradan ve vaktinizden eder.
Şirketinizdeki tüm karar alıcılar yarın işi bıraksa, yapı kendi kendine işlemeye devam eder mi? Şirketiniz «siz» olmadan var olabilir mi? Bu soruya cevabınız «hayır» ise, 1-2-3’ten 4-5-6 bölgesine geçme vaktiniz gelmiş demektir. Çok teorik alanda hareket kabiliyetinizi yitirirsiniz, ancak çok pratik alanda kalarak da geleceği ıskalarsınız.