Petrol şoku ile dezenflasyon sınıfta kalır mı?

Hafta sonu Dünya’nın gözü Orta Doğu’ya çev­rildi. Bu savaş yapısal olarak Rusya-Ukray­na savaşından da geçtiğimiz haziran ayında ger­çekleşen 12 gün savaşından da farklı.

İsrail ve ABD’nin İran’da rejimi değiştirme arzusundan çok daha öteye bir bölge meselesi şekline dönüş­tü. Zaten beklenen de bu yöndeydi, zira ABD’nin bölgedeki askeri üslerine saldırı olmama olasılı­ğı düşüktü. İran’ın dini lideri ve üst düzey komu­tanları öldürüldü. Şimdi iki farklı büyük soru kar­şımıza çıkıyor.

İlki, İran halkının sokak tepkileri. Rejim yandaşları ve karşıtları arasında bir çatış­ma olasılığı var. Bu koşulların kısa sürede bir an­laşma zeminine oturması da zor olabilir. Bölgede belki de yıllar sürecek bir gerilim başlamış oldu. Bu konu göç unsurları açısından kritik bir öneme sahip. Hepimizin hatırladığı gibi, Suriye iç sava­şı 2011 yılında ilk başladığında bunun etkisi kit­lesel bir göçe dönüşmüştü. O dönem yaklaşık 21 milyonluk nüfusa sahip Suriye’den en yüksek gö­çü alan ülke Türkiye olmuştu.

Bugün İran nüfu­sunun resmi kayıtlara göre yaklaşık 90 milyonluk nüfusu, bu konuyu Türkiye’yi de etkileme olası­lığı yüksek bir konuma getirebilir. İran savaşının ikinci eksenini ise olası petrol şoku ve enflasyon baskıları oluşturuyor. Konu şu haliyle kısa süre­ceğe benzemiyor. Gerilimin devamında, petrolde olası arz kesintisinin yaşanmasından ya da Hür­müz Boğazı sevkiyatının sekteye uğramasından etkilenmeyecek bir ülke olmayacak gibi.

Enerji piyasasının kırılgan yapısı . . .

Petrolün fiyat artışlarında, bir arz kesintisinin yaşanması ya da sadece bir jeopolitik risk algısının geçici fiyatlanması unsurlarında piyasaların tepki­si farklı oluyor. Geçmiş verilere göre, en sert fiyat tepkilerinin piyasada arz kesintisi olduğu dönem­lerde yaşandığını biliyoruz.

Örneğin, 1973 Arap Pet­rol Ambargosu’nda üretim siyasi kararla kısılmış ve petrol fiyatı %200’lük artışla 17 dolardan 55 dolara yükselmiş. 1979 İran Devrimi ve 1980 İran-Irak sa­vaşında daralan arza bağlı olarak petrol fiyatları 50 USD’den 100 USD’ye; 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işga­li sonrası ise fiyat 20 USD’den 40 USD’ler seviyesi­ne yükselmiş. 2011 Arap Baharı’nda ise 90 USD’den 130 USD seviyelerini test etmiş.

Buna karşılık yalnızca jeopolitik risk algısının oluştuğu, ancak fiziki arzın kesilmediği dönem­lerde artışın daha sınırlı kaldığı da gözlenmekte. Örneğin, 2023–2024 döneminde Kızıldeniz’de Husilerin ticari gemilere yönelik saldırıları, pet­rol piyasasında doğrudan fiziki arz kesintisi ya­ratmasa da, bu jeopolitik belirsizlik petrol fiya­tında bir risk primi unsuru oluşturmuş ve fiyat artışı 7–10 USD seviyesinde kalmış.

Benzer şe­kilde 2025 haziranında gerçekleşen İsrail-İran 12 gün savaşında da fiyat hareketleri yaklaşık 10 USD ile sınırlanmış. Şimdi bundan sonra petro­lün seyri tamamen petrol arzındaki olası azalma ya da Hürmüz’ün lojistikte riskli hale gelmesi ve alternatif rotaların daha yüksek bir maliyet unsu­ru olması ile beraber değerlendirilmeli.

Körfez sevkiyatına bağımlı Asya ülkeleri ve dezenflasyon politikalarını zorlayacak geriye gidiş . . .

Hürmüz Boğazı enerji piyasalarının yönü için kilit bir öneme sahip. Küresel petrol tüketiminin ve LNG sevkiyatının yaklaşık yüzde 20’si bu bo­ğazdan geçiyor. Bu istatistik petrolde günlük yak­laşık 21 milyon varile denk düşüyor.

Bu rota, Su­udi Arabistan, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emir­likleri ve İran’ın petrol ihracatının büyük bölümü için önemli olmakla beraber, sevkiyatın Enerji Bil­gi İdaresi (EIA) raporlarına göre yaklaşık %3’ü Av­rupa’ya ve %83’ü Asya pazarına yapılıyor. Rapora göre; Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore en önemli alıcılar olup bu sevkiyatın yaklaşık yüzde 69’unu oluşturuyor. Tüm unsurları kenara bırakıp sadece Çin açısından değerlendirsek bile, olayların uzaması, Çin’in enerji faturasının artması küresel tedarik zincirine fiyat baskısı olarak geri dönecek­tir. Yine de şöyle değerlendirelim. Çin savaşta de­ğil.

ABD savaşta ve bunun kendi lehine sonuçlan­ması için günlük önemli bir bütçe ayırıyor. ABD için olay sadece İran’da rejimi değiştirmek değil elbette. İran yönetiminin ve özellikle Hürmüz’ün kontrolünü elde tutmanın da Çin karşısında önem­li bir stratejik avantaj sağlayacağı kesin.

Öte yandan, petrol fiyatının üç haneli seviye­lere yaklaşması; FED, Avrupa Merkez Bankası ya da diğer merkez bankaları için para politikasında görece yüksek faiz ya da temkinli gevşemenin ge­ri geleceği anlamına gelir.

TCMB için en rasyoneli faiz kararında durmak…

Şartlar olağan akışında gitseydi, pozitif reel faiz makası nedenli Mart ayı faiz kararında bir indirim daha olası olacaktı. Ancak bu unsurların yarattığı belirsizlik ve savaş süresinin uzaması; enerji it­halat faturası, cari açık ve maliyet enflasyonu kı­sa vadede önemli bir sinyal veriyor. Bu neden­le mevcut belirsizlik ortamında politika faizinde bekle-gör yaklaşımı, fiyat istikrarı açısından daha rasyonel bir seçenek olarak öne çıkmakta.

Yazara Ait Diğer Yazılar