Türk sanayisinde eksen kayması
Türkiye, uzun yıllar boyunca dinamik iş gücü, jeopolitik konumu, esnek üretim kabiliyeti ve güçlü altyapısıyla küresel tedarik zincirlerinin en güvenilir limanlarından biri olmayı başardı.
Ancak son dönemde sanayi koridorlarında fısıltıyla başlayan, şimdilerde ise yüksek sesle tartışılan yapısal bir gerçek var: Eksen kayıyor mu? Özellikle tekstil, hazır giyim, ambalaj, plastik ve deri gibi emek-yoğun sektörlerde Türk üreticisi, üretim rotasını hızla Mısır ve Kuzey Afrika ülkelerine çeviriyor. Fabrikalar sökülüyor, yeni yatırımlar Akdeniz’in güneyine kayıyor. Peki, bizi bu radikal yol ayrımına getiren temel dinamikler neler?
Bu kaçışın arkasındaki ilk ve en görünür sebep kuşkusuz maliyet makasının taşınamaz bir yük haline gelmesi. Yükselen asgari ücret seviyeleri, enerji maliyetlerindeki öngörülemez artışlar ve kronikleşen yüksek enflasyon sarmalı, sanayicinin birim üretim maliyetlerini küresel rakipleriyle rekabet edemez noktaya getirdi. Bugün Mısır’da iş gücü, doğalgaz ve elektrik maliyetleri Türkiye’nin neredeyse üçte biri, hatta bazı kalemlerde dörtte biri seviyesinde seyrediyor. Finansmana erişimin adeta imkansızlaştığı, kredi musluklarının kısıldığı ve sermaye maliyetinin bu denli pahalandığı bir iklimde, sanayici ayakta kalabilmek ve mevcut sermayesini koruyabilmek için rasyonel ve kaçınılmaz bir savunma refleksi geliştiriyor.
Ancak mesele yalnızca bunlarla sınırlı değil; asıl büyük kaldıraç ve cazibe merkezi, uluslararası ticaret diplomasisinin sağladığı muafiyetlerde gizli. Mısır; ABD ile olan Nitelikli Sanayi Bölgeleri anlaşması sayesinde bu devasa pazara gümrük vergisi ve kota engeli olmadan doğrudan ihracat imkanı sunuyor. Aynı şekilde AB ile olan ortaklık anlaşmaları ve Afrika kıtasındaki serbest ticaret blokları, Mısır’ı küresel pazarlara açılan vergisiz, koridorsuz bir kapı haline getiriyor. Türk üreticisi için kendi ülkesinde yüksek gümrük duvarları, navlun krizleri ve vize engelleriyle boğuşmak yerine; yatırımı Mısır’a taşıyıp bu küresel ticaret otobanından faydalanmak çok daha stratejik bir oyun planına dönüşüyor.
Bu durum Türkiye ekonomisi ve sanayisi için tam olarak ne anlama geliyor?
Bu tabloyu sadece bir sermaye kaçışı veya istihdam kaybı olarak okumak resmi eksik görmektir. Kısa vadede fabrikaların kapanması canımızı yakacaktır; ancak bu acı reçete, Türkiye sanayisi için kaçınılmaz bir yapısal dönüşümün de en net uyarı fişeğidir. Türkiye artık ucuz iş gücü cenneti olma iddiasını ve vizyonunu tamamen rafa kaldırmak zorundadır. Bizim kurtuluşumuz fason üretimde, fiyata duyarlı düşük teknolojili ürünlerde veya ucuz emek üzerinden küresel devlerle fiyat rekabetine girmekte değildir; bu model artık sürdürülemez hale gelmiştir.
Türkiye’nin önündeki tek rasyonel ve vizyoner yol; yüksek teknolojiye, derin Ar-Ge’ye, küresel markalaşmaya ve Yeşil Mutabakat uyumlu yeşil dönüşüme dayalı yüksek katma değerli üretime dikey geçiş yapmaktır. Emek-yoğun ve düşük marjlı operasyonları düşük maliyetli bölgelere delege ederken; Türkiye’yi bir yönetim, tasarım, lojistik üssü ve ileri teknoloji üretim merkezi olarak yeniden konumlandırmak zorundayız.
Tam da bu noktada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan imalat sanayine yönelik yeni finansman paketi önemli bir mesaj niteliği taşıyor. İmalat sanayisi için ilave 250 milyar TL uygun koşullu kredi sağlanması ve mevcut programlarla birlikte toplam uygun finansman kapasitesinin 1 trilyon TL seviyesine çıkarılması, reel sektörün finansmana erişimini kolaylaştırma açısından değerli bir adımdır.
Finansman desteği yatırım kararlarını değiştirmede tek başına yeterli bir faktör müdür?
Buna olumlu cevap verebilmek bir hayli zor. Çünkü yatırımcı yalnızca bugünkü kredi maliyetini değil, önümüzdeki on yılı görmeye çalışır. Hukuki öngörülebilirlik, makroekonomik istikrar, ihracat pazarlarına erişim, enerji maliyetleri, nitelikli iş gücü, yeşil dönüşüm yatırımları ve dijital üretim altyapısı en az finansman kadar belirleyici unsurlardır.
Elbette Türkiye'nin hâlâ çok güçlü avantajları var. Nitelikli sanayi altyapısı, gelişmiş yan sanayi, tecrübeli iş gücü, Avrupa'ya yakınlık, güçlü lojistik ağı ve üretim kültürü kısa sürede ikame edilebilecek özellikler değil. Ancak bu üstünlüklerin korunabilmesi için yatırımcının geleceğe güvenle bakmasını sağlayacak yeni adımların da gecikmeden atılması gerekiyor.
Sonuç olarak; Mısır’a giden yatırımların arkasından dövünmek yerine, bu eksen kaymasını sanayide bir sınıf atlama mecburiyeti olarak kabul etmeliyiz. Sanayicimizi yüksek maliyetlerin altında ezilmeye terk etmeyen, finansman kanallarını stratejik olarak açan ve katma değerli dönüşümü teşvik eden yapısal devlet politikalarını acilen devreye sokmalıyız. Tren hızla ilerliyor; kaybetmek mi sınıf atlamak mı, bu seçim hala bizim elimizde.