Ah nerede o eski Londra!
Brexit’le azalan genç nüfus, Harrods’tan Canary Wharf’a uzanan devasa Körfez yatırımları, fırlayan kiralar ve artan güvenlik kaygıları, bir dönemin kozmopolit rüyası Londra’nın ruhunu nasıl dönüştürdü? 20 yıl önceki öğrencilik yıllarımdan günümüze, Londra'nın yitirdiği cazibesine kişisel ve sosyo-ekonomik bir bakış.
“Ah nerede o eski bayramlar” diye diye geçirdiğimiz her bayramı, "eskiye özlem" festivaline dönüştüren bir neslin evlatlarıyız. Dolayısıyla nostalji ve anın tadını çıkaramama gibi özelliklerimiz çocukluktan geliyor. İşte bu öğretilerle büyütülmüş bir jenerasyonun üyesi olarak yıllar önce yaşadığım Londra’da yıllar sonra “Ah nerede o eski Londra” hissine kapılmam kaçınılmazdı.
Bundan tam 20 yıl önce City University of London’da “Uluslararası Gazetecilik” alanında master yapmak üzere Londra’ya taşındığımda kentin görkemli mimarisi, korunmuş tarihi, parklarının güzelliği ve hepsinden önemlisi de kozmopolit bir dünya kenti olması karşısında büyülenmiş, orada yaşamaktan büyük haz almıştım.

Dünyanın sayılı kültür-sanat başkentlerinden ve aynı zamanda finans merkezlerinden biri olan Londra; 20’li yaşlarında genç bir gazeteci için sosyal, ekonomik, kültürel, her alanda fırsatlarla dolu bir şehirdi. Üniversitedeki sınıfımda Japonya’dan Çek Cumhuriyeti’ne kadar dünyanın her yerinden öğrenciler vardı ve Londra’da yaşarken kendimi bir dünya vatandaşı gibi hissediyordum.
Gece istediğim saatte dışarı çıkıyor, istediğim saatte eve dönüyor, geç saatte de olsa kültür-sanat etkinliklerine katılıyor, öğrenci olduğumdan ve Londra gibi pahalı bir şehirde taksi tutma imkanım olmadığından dolayı tüm bunlara giderken belediye otobüsü ya da metroya biniyordum. Ve kendimi hep özgür ve güvende hissediyordum. İngilizlerin “Binge drinking” dedikleri aşırı alkol kullanımından doğan taşkın hareketleri dışında sokaklarda beni rahatsız eden hiç bir şey yoktu.
Şehrin çekim merkezlerinden bir olan Oxford Street’e sadece birkaç durak uzaklıkta oturmama rağmen Oxford Circus, Regent Street, Picadilly Circus, Covent Garden, Leicester Sqaure gibi cazibe merkezlerine her gittiğimde ve Londra’nın gösterişli caddelerinde her yürüdüğümde etrafımdaki binalara, mağazalara, kitapçılara bakmaktan kendimi alıkoyamazdım.
Londra’ya en son geçen hafta gittiğimde ise bambaşka bir manzarayla karşılaştım. Londra eski Londra değildi, o eski cazibesini büyük ölçüde yitirmişti. Bir kere sokakta yürürken artık eskisi kadar genç ve uluslararası bir toplumla karşılaşmıyorsunuz. Bunun en büyük sebeplerinden biri Brexit. Malum İngilizler 23 Haziran 2016’da yapılan referandumla İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması için oy verdiler, 31 Ocak 2020’de de bu ayrılma gerçekleşti. Brexit sonrası getirilen katı vize düzenlemeleri, eskiden başkente akın eden genç Avrupalı yeteneklerin, öğrencilerin ve konaklama sektörü çalışanlarının akışını ciddi şekilde azalttı. Brexit’ten sonra Polonyalısından Hırvatına kadar Avrupa’nın diğer ülkelerinden gelen, Londra’da yaşama ve çalışma hakkı olan çok sayıda Avrupalı Londra’yı terk etti.

Arap sermayesi damgasını vurdu
Öte yandan kentte bir çok bölgeye hakim olan Arap sermayesi toplumsal yaşama da damgasını vurdu. Katar başta olmak üzere petrol zengini Körfez ülkelerinden gelen sermaye, aslında yıllar öncesinden kent kültüründe de dominant olmaya başlamıştı.
Örneğin Katar, 2008 finansal krizi sırasında İngiltere’nin en büyük bankalarından Barclays'in büyük hissedarı olmak için devreye girerek yaklaşık 5,7 milyar dolar yatırım yaptı. 330 mağazası ve bağlı markalarıyla İngiltere’nin ikonik lüks mağaza zinciri olarak bilinen Harrods, 2010 yılında Katar Holding tarafından yaklaşık 2,3 milyar dolar karşılığında satın alınmıştı. Katar, İngiliz gayrimenkul geliştirme şirketi Delancey ile ortaklık kurarak Londra’daki Olimpiyat Köyü'nü de yaklaşık 906 milyon dolar karşılığında satın aldı.
Bununla da kalmadı, Katar devletine ait bir holding şirketi olan Katar Yatırım Otoritesi (KIA), 2015 yılında Brookfield Property Partners ile ortak girişim kurarak, Londra'nın simgesel gayrimenkul şirketi Canary Wharf Group'u yaklaşık 3,9 milyar dolar karşılığında satın aldı. Ayrıca Katar hükümetine ait ulusal havayolları Qatar Airways, British Airways'in sahibi International Airlines Group (IAG) hisselerinin yüzde 20'sini satın aldı.
Tüm bu yatırımların elbette ki toplumsal yansıması da oldu. İngiltere’nin başkentinde zengin Arapların para harcama kültürü ağır basmaya başladı. Örneğin Prada, Dior, Louis Vuitton gibi Londra’nın en lüks mağazalarının bulunduğu Regent Street’te yürürken önümden geçen son model lüks spor arabalardan yükselen müzik seslerinin Arapça olması da beni şaşırtmadı.

Suç oranında artış
Kentin eski havasını kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biri de suç oranında görülen artış. He ne kadar cinayet ve bıçaklama gibi büyük suçların oranında düşüş olsa da, hırsızlık ve kapkaç gibi suçların oranında artış var. Ve bu durum Londra’da yaşayan insanların kendilerini güvende hissetmemesine yol açıyor.
Londra’dayken buluştuğum üniversiteden arkadaşım ve BBC Afrika Spor Servisi Sunucusu Mimi Fawaz, onunla merkezde bir caddede yürürken cep telefonuyla konuştuğumu görünce hemen beni uyardı: “İpek delirdin mi, burada telefonla konuşulur mu, Londra’daki cep telefonu hırsızlıklarından haberin yok galiba.” Onun aşırı endişeli hali nedeniyle konuşmayı bırakıp telefonu çantama koymak zorunda kaldım.
Hayat pahalılığı ve artan emlak fiyatları
Pandemiyle birlikte tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik durgunluk ve son yıllarda yaşanan enflasyonist baskılar, hem emlak fiyatlarının jet hızıyla artmasına hem de fiyatların zaten yüksek olduğu Londra’da hayatın daha da pahalanmasına sebep oldu.
Tavana vuran kiralar ve konut maliyetleri, tarihsel olarak Londra’ya canlı kimliğini kazandıran genç sanatçılar, üniversite mezunları ve işçi sınıfı sakinlerinin kitlesel göçüne neden oldu. Yalnızca 2023 yılında, artan maliyetler nedeniyle yaklaşık 3 bin bağımsız dükkan kapandı. Bu dükkanların yerini büyük ölçüde kurumsal zincir mağazalar aldı ve bu da mahallelerin karakterini yitirmesine yol açtı. Örneğin ben bile Oxford Street’te yürürken eskiden severek gittiğim İngiliz Top Shop ve Debenhams gibi mağazaların kapandığını, yerine küresel zincir mağazaların açıldığını görüp üzüldüm.
Ayrıca ulaşımın ve toplu taşımanın çok pahalı olması, Londra’nın meşhur metrosunun yıllardır yenilenmemesi ve metrodaki evsizlerin sayısının artması, birçok yerli ve yabancı turistin Londra'yı es geçmesine neden oldu. Bütün bunların üstüne bir de küresel ısınma nedeniyle eski yağmurlu ve gri havaların yerini, - özellikle yazın belli günlerinde - çok sıcak havalara bıraktığı şehirde otobüslerde klima olmaması insanı perişan edebiliyor.
Londra’yı yaşanır kılan uygun maliyetli tüm şeyler – kafeler, tiyatrolar ve eğlence mekanları gibi – 20 yıl öncesine kıyasla reel olarak çok daha pahalı hale geldi. Ve Lorelei, New Piccadilly ve Stockpots gibi neredeyse tüm uygun fiyatlı yemek mekanları ve Çin Mahallesi’ndeki pek çok yer kapanmış.
Yine 90’lı yıllarda şehre taşınmış bir Londralı, yaşadığı ekonomik değişimi şöyle anlatıyor: “1996’da Londra’ya taşındığımda, bir dergide genç tasarımcı olarak az kazanıyordum. O cüzi maaşımla 2’nci bölgede kocaman bir odaya para yetiyordu ve haftada birkaç kez konsere gitmeyi rahatlıkla karşılayabiliyordum. Haftada bir veya iki kez dışarıda yemek yiyebiliyordum. Ancak şimdi o günlere kıyasla daha fazla kazanmama rağmen bunların hepsini bir arada yapmam çok zor.”