Akdeniz, iklim değişikliğinden yüzde 20 daha fazla etkiliyor
Türkiye’nin de üyesi olduğu Akdeniz Birliği’nin değerlendirmelerine göre iklim değişikliği Akdeniz’de küresel ortalamadan yaklaşık yüzde 20 daha hızlı ilerliyor. Akdeniz Birliği İstikrar ve Dayanıklılıktan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Joan Borrell, kasım ayında Antalya’da düzenlenecek COP31’de Türkiye ile birlikte bir ilke imza atarak ilk kez Akdeniz’in iklim önceliklerini belgelendireceklerini anlattı.
Dünyanın en gözde yaşam coğrafyalarından biri olan Akdeniz, giderek büyüyen ciddi bir sorunla karşı karşıya: Su kıtlığı. İklim değişikliği, kuraklık, çölleşme, nüfus artışı, göç ve ekonomik büyüme, bölgenin zaten sınırlı olan su kaynakları üzerindeki baskıyı artırıyor. Dahası Akdeniz, iklim değişikliğinin etkilerini dünyanın geri kalanından daha hızlı yaşıyor.
Akdeniz Birliği (UfM) İstikrar ve Dayanıklılıktan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Joan Borrell’in değerlendirmelerine göre iklim değişikliği Akdeniz’de küresel ortalamadan yaklaşık yüzde 20 daha hızlı ilerliyor. Joan Borrell ile Akdeniz’in giderek büyüyen su krizini, COP31’in neden kritik olduğunu ve bölgedeki savaşların iklim işbirliğini nasıl engellediğini konuştuk:
Aynı coğrafyada su kıtlığı ve sel riski
Akdeniz; iklim değişikliği, ekonomik büyüme ve göç dahil nüfus artışı gibi çok ciddi sorunlarla karşı karşıya. Bu tabloda su kaynakları nerede duruyor?
Su yaşamın, tarımın, ekonominin ve uygarlığın temelidir. Romalıların ele geçirdikleri kentlerde ilk yaptıkları şeylerden birinin su kemerleri aracılığıyla akan su getirmek olduğunu hatırlayın. Roma İmparatorluğu’nun farklı toplumları kendi uygarlığına dahil edebilmesinin araçlarından biri de buydu.
Bugün su üzerindeki baskı giderek artıyor. Bunun yapısal nedenleri var: Ekonomik büyüme ve nüfus artışı suya olan talebi artırıyor.
Ayrıca suyu üretiyorsunuz ve sanayiye, tarım alanlarına ya da nihai tüketiciye dağıtıyorsunuz. Fakat bunun yüzde 20 ila 40’ı bazı sistemlerde son kullanıcıya hiç ulaşmıyor. Esas olarak şebekelerdeki kaçaklar nedeniyle kaybediliyor.
Bunlara bir de iklim değişikliği eklendi. Bazı bölgelerde kuraklık ve su kıtlığı, bazılarında çölleşme artıyor. Aynı zamanda özellikle Akdeniz’de yağışların daha kısa zaman dilimlerinde yoğunlaşması ani sellere yol açıyor. Dolayısıyla aynı coğrafyada hem su kıtlığı hem de sel riskiyle karşılaşabiliyoruz.

Yüzde 40 su kaçağı
Yüzde 40 çok büyük bir oran. Bazı yerlerde neredeyse suyun yarısını kaybediyoruz yani…
Su bir akışkan ve hiçbir sistem yüzde 100 sızdırmaz değil. Dolayısıyla belli bir kayıp her zaman olacaktır. Ancak yüzde 40 çok yüksek bir rakam. Asıl sorun kaçağın nerede olduğunu bulmak. Sistemin su kaçırdığını biliyorsunuz ama nerede kaçırdığını bilmiyorsunuz. Üstelik altyapının büyük bölümü yer altında. Kaçağın nerede olduğundan emin değilseniz her yeri kazmaya başlayamazsınız. Burada teknoloji devreye girebilir. Akıllı sayaçlardan ve farklı sensörlerden çok büyük miktarda veri toplayabilir, bunları yapay zekâyla analiz ederek müdahalenin nerede en etkili olacağını belirleyebiliriz.
Kasım ayında dünya liderleri ve iklim alanındaki tüm paydaşlar COP31 için Türkiye’de bir araya gelecek. Antalya’daki COP31 Akdeniz açısından neden önemli?
Su, enerji, iklim ve tarım aslında birbirine bağlı. Biz buna “WEFE Nexus” diyoruz: Water, Energy, Food ve Ecosystems; yani su, enerji, gıda ve ekosistem bağlantısı.
Bunları birbirinden bağımsız ele alamazsınız. Örneğin deniz suyunu tuzdan arındırma yoluyla su üretmek için enerjiye ihtiyacınız var. Tarım için su gerekiyor. Enerjiyi nasıl ürettiğiniz, suyu nasıl işlediğiniz ve tarımı nasıl yaptığınız ise ekosistemi belirliyor. Şimdi bir de iklim değişikliğiyle karşı karşıyayız ve bunun Akdeniz’de daha da hızlı ilerlediğini görüyoruz.
COP 31 Akdeniz için fırsat
Akdeniz neden iklim değişikliğinden dünyanın geri kalanına göre daha hızlı etkileniyor?
Bilimsel değerlendirmeler iklim değişikliğinin Akdeniz’de küresel ortalamadan yaklaşık yüzde 20 daha hızlı ilerlediğini gösteriyor. Bunun nedenlerinden biri Akdeniz’in neredeyse kapalı bir deniz olması. Denizler sıcaklıkların dengelenmesine yardımcı olur ancak Akdeniz, kapalı yapısı nedeniyle kendisini ve çevresindeki kıyıları Atlantik ya da Pasifik gibi büyük okyanuslar kadar hızlı yenileyip soğutamıyor.
COP31’in Türkiye’de düzenlenmesi Akdeniz için de özel bir fırsat yaratıyor mu?
Kesinlikle. İklim değişikliği küresel bir mesele ve COP da Birleşmiş Milletler bünyesindeki küresel bir süreç. Ancak COP31’e Türkiye’nin başkanlık etmesi ve toplantının Antalya’da gerçekleştirilmesi biz Akdenizlilere bölgenin kendine özgü sorunlarına ve önceliklerine odaklanma fırsatı sunuyor. Çünkü Akdeniz iklim değişikliğinden gelecekte etkilenecek değil; zaten etkileniyor. Buna uyum sağlamak zorundayız.
Akdeniz’in iklim öncelikleri
Akdeniz Birliği (UfM), Antalya’da düzenlenecek COP31’e nasıl bir katkıda bulunacak?
UfM hükümetler arası bir kuruluş. Avrupa ülkeleri ile Moritanya ve Fas’tan Türkiye ve Balkanlar’a kadar Akdeniz ülkeleri örgütte yer alıyor. Çevre ve iklim değişikliğinin yanı sıra su ve enerji gibi farklı alanlarda sektörel işbirliği yürütüyoruz.
İklim değişikliği konusunda çalışmalarımızı üç aşamada geliştirdik. İlk olarak yaklaşık 10 yıl önce bilimsel kanıtlara odaklandık. İklim değişikliğinin Akdeniz’i nasıl etkilediğine ilişkin verileri toplamak amacıyla Akdenizli bilim insanlarından oluşan MedECC ağının kurulmasına yardımcı olduk.
İkinci aşama farkındalık yaratmaktı. Beş yıl önce Şarm El Şeyh’te düzenlenen COP’ta Akdeniz Pavyonu oluşturduk. O tarihten bu yana COP toplantılarında bunu sürdürüyoruz. Bu bir UfM pavyonu değil; Akdeniz’de iklim konusunda çalışan bütün kuruluşlara açık ortak bir platform. Bu platform Antalya’da da yer alacak.
Peki bu yıl ne farklı olacak?
Bu kez üçüncü aşamaya geçiyoruz: Bölgesel kamu politikaları tasarlamak. Türk hükümetiyle, özellikle Dışişleri Bakanlığı ve Çevre Bakanlığı’yla yakın biçimde çalışıyoruz. İspanya, Fransa, İtalya, Cezayir, Fas, Mısır ve Ürdün dahil çeşitli Akdeniz ülkelerinde ulusal istişareler gerçekleştirdik. Türk Büyükelçilikleri’nde düzenlenen bu toplantılarda hükümetlerden sivil topluma kadar iklim alanında çalışan başlıca aktörleri bir araya getirerek Akdeniz'in bölgesel iklim önceliklerinin neler olması gerektiğini tartıştık. COP31’de Akdeniz’in karşı karşıya bulunduğu özgün iklim risklerini ve bunlara karşı bölgesel düzeyde atılabilecek adımları ortaya koyan bir belge sunmayı hedefliyoruz.
Bu UfM açısından bir ilk mi olacak?
Evet. Bir COP’ta, COP başkanlığıyla ortaklaşa böylesine kapsamlı bir istişare süreci yürütüp Akdeniz’in iklim önceliklerine ilişkin kendi belgemizi ortaya koymamız ilk kez gerçekleşecek. Artık yalnızca “sorun var” demiyoruz; bölgesel düzeyde hükümetler tarafından uygulanabilecek adımlar önermeye başlıyoruz.
“Gazze’de yaşananların insani bedeli kabul edilemez”
Akdeniz aynı zamanda savaşların ve siyasi çatışmaların yoğun olduğu bir coğrafya. Bu çatışmalar su ve iklim konusunda ihtiyaç duyulan bölgesel işbirliğini nasıl etkiliyor?
Çatışmaların insani bedeli elbette korkunç. Örneğin Gazze’de yaşananların insani bedeli kabul edilemez. Fakat bölgede mesele yalnızca Filistin-İsrail çatışması değil. Akdeniz haritasına baktığınızda birçok ülke arasında farklı toprak ve siyasi anlaşmazlıklar bulunduğunu görürsünüz.
Bu çatışmaların başka bir bedeli de işbirliğini çok zorlaştırması. Komşunuzla ihtilaf halindeyseniz onunla birlikte hareket etmek kolay olmuyor. Oysa iklim değişikliği sınırları umursamıyor.
Bilimsel ve teknik düzeyde birlikte çalışmamız gerektiğini hepimiz biliyoruz. Fakat siyasi düzeyde bunun çok daha zor olduğunu görüyoruz. UfM olarak biz de bunun sıkıntısını yaşıyoruz. Bazen bir girişimin komşu ülkeyle bağlantısı olması bile, yararlı olduğu bilinmesine rağmen siyasi nedenlerle engellenmesine yol açabiliyor.
Peki böyle bir ortamda UfM'nin yaklaşımı ne?
Birçok konuda anlaşamıyor olabiliriz. Ama su, enerji, iklim değişikliği, eğitim ve araştırma gibi teknik ve sektörel konularda yine de işbirliği yapabilmeliyiz.
Ne yazık ki bunun kolay olmadığını kabul etmek gerekiyor. Teknik düzeyde yapılması gerekenler konusunda çoğu zaman hepimiz hemfikiriz. Fakat siyasi çatışmalar yüzünden olması gerekenden çok daha yavaş ilerliyoruz.
Kasım ayında Antalya’da olacağız. Ama yol Antalya’da bitmeyecek. Bu sorunların hiçbiri tek bir toplantıyla çözülemez. Sonrasında da hep birlikte çalışmaya devam etmemiz gerekecek.