Xi’ye silah lazım mı?
Dünyanın her yerinde uluslararası ilişkiler uzmanları yıllardır aynı sorunun cevabını arıyor: Çin Tayvan’a saldırırsa ABD ne yapacak?
Washington Tayvan’ı savunacak mı? Çin ile savaşı göze alacak mı? ABD Tayvan’a ne kadar silah verecek? Hangi silahları verecek? Çin buna nasıl karşılık verecek? Think-tank’ler yüzlerce sayfalık raporlar yazıyor, Pentagon savaş senaryoları hazırlıyor, Amerikan Kongresi’nde hararetli oturumlar düzenleniyor.
Sonra ABD Başkanı Donald Trump çıkıyor ve bütün bu tartışmayı bambaşka bir seviyeye taşıyor: “Xi, sana da silah satalım mı?”
Şaka değil. ABD’nin Pekin Büyükelçisi David Perdue’nun anlattığına göre Trump, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD ziyareti sırasında kendisine gerçekten Amerikan silahlarını satın almayı isteyip istemediğini sormuş. Perdue, Trump’ın Xi’ye şöyle söylediğini aktarıyor: “Dünyanın her tarafına silah satıyoruz.” Sonra da Xi’ye dönüp onun da isteyip istemediğini soruyor.
Evet, bugünleri de gördük.
ABD bir taraftan Çin’in Tayvan’a saldırma ihtimaline karşı Tayvan’ı Amerikan silahlarıyla donatmaya çalışıyor, diğer taraftan ABD Başkanı dönüp Tayvan’a saldırmasından korkulan Çin’e de Amerikan silahı satmayı teklif ediyor.
Bundan sonra belki silah paketlerinde kampanya da yapılabilir: “İki F-35 alana üçüncüsü yüzde 50 indirimli!”
Ya da: “Tayvan’a Patriot, Çin’e yanında bedava füze!”
Trump’ın Xi’ye yaptığı bu teklif ilk bakışta son derece absürd görünse de aslında ABD’nin Çin ve Tayvan politikasında yaşanan çok daha ciddi bir kafa karışıklığını ortaya koyuyor. Çünkü Tayvan aylardır Trump’ın yaklaşık 14 milyar dolarlık yeni silah satış paketine onay vermesini bekliyor. Trump ise geçen Mayıs ayında Xi ile Pekin’de yaptığı görüşmede bu paketi beklemeye almış ve Tayvan’a silah satışını Çin’le pazarlıklarında “çok iyi bir müzakere kozu” olarak tanımlamıştı.
Yani Washington’ın onlarca yıldır Çin’e karşı uyguladığı en hassas güvenlik politikalarından biri artık Trump’ın gözünde bir pazarlık kozu.
Trump, gümrük vergisi pazarlığı yapar gibi Tayvan’ın güvenliğini pazarlık masasına koyuyor.
Üstelik işin daha da absürd tarafı şu: ABD Dışişleri Bakanlığı, Perdue’nun açıklamasının ardından alelacele “ABD yasaları Çin’e silah satışını yasaklıyor, Çin’e silah satma teklifimiz veya planımız yok” açıklaması yapmak zorunda kaldı. Yani ABD Başkanı Çin’e Amerikan silahı satmayı öneriyor, kendi Dışişleri Bakanlığı arkasından çıkıp “Aslında satamayız” diyor.
Trump diplomasisi özetle böyle bir şey. Önce teklif yapılıyor.
Sonra teklifin yasak olduğu anlaşılıyor. Sonra da herkes bunun aslında teklif olmadığını anlatmaya çalışıyor.
Tayvan ne düşünsün?
Asıl mesele ise Tayvan’ın başkenti Taipei’de oturup bütün bunları izleyenlerin ne düşündüğü. Çin, Tayvan’ı kendi toprağının parçası olarak görüyor ve gerekirse güç kullanarak kontrol altına alma seçeneğinden vazgeçmiş değil. Washington ise 1979 tarihli “Taiwan Relations Act” kapsamında Tayvan’ın yeterli savunma kapasitesine sahip olabilmesi için gerekli savunma araçlarını sağlamayı öngören bir politika izliyor.
Dolayısıyla mesele basit bir silah ticareti değil. Asya-Pasifik’teki bütün güvenlik mimarisinin merkezindeki meselelerden birinden bahsediyoruz.
Ama Trump dünyasında dış politika ile ticaret arasındaki sınır giderek ortadan kalkıyor. Müttefik güvenliği, stratejik caydırıcılık, güç dengesi… Hepsi sonunda bir “deal” meselesine dönüşüyor. Belki de bu yüzden Trump’ın Xi’ye silah satma teklifi aslında hiç şaşırtıcı değil.
Trump dünyaya bir diplomatın gözünden değil, hâlâ bir emlakçı gözüyle bakıyor gibi görünüyor. Karşısındaki ister NATO müttefiki olsun ister Amerika’nın en büyük stratejik rakibi, soru aynı:
“Bizden ne satın alacaksın?”
Böyle giderse bir sonraki Trump-Xi zirvesinde gündem Tayvan olmayabilir. Trump masaya Amerikan savunma sanayisinin kataloğunu bırakıp sorabilir: “Tank mı istersin, füze mi?”
Xi’nin de tek yapması gereken pazarlığa Trump’ın anlayacağı dilden başlamak:
“Toplu alırsak indirim var mı?”