Teknoloji fonlarında asıl mesele: Para toplamak değil, yatırımı yönetmek
DR. KEMAL OĞUZ KALAFAT
TSI ABD Yönetim Kurulu Üyesi – TSI Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı
Türkiye’nin teknolojiye, biyoteknolojiye ve girişim sermayesine daha fazla kaynak ayırması gerektiğine inanıyorum. Ancak son yıllarda yaşanan tecrübeler bize önemli bir gerçeği de hatırlatıyor: Teknolojiye yatırım yapmak ile teknoloji yatırımcılığı yapmak aynı şey değildir. 2012’den bu yana ABD’de özellikle “life sciences” yatırımlarının içinde bulunan bir yönetici olarak Amerika’da öğrendiğim en önemli prensiplerden biri şudur: Venture capital’ın başarısı ne kadar para topladığınızla değil, size emanet edilen sermayeyi hangi disiplinle yönettiğinizle ölçülür.
Bir fonun 500 milyon dolar veya milyarlarca lira büyüklüğe ulaşması tek başına başarı sayılamaz. Asıl üzerinde durulması gereken; bu sermayenin hangi şirketlere, hangi değerlemelerden ve hangi teknik incelemelerden sonra yatırıldığı, yatırımların ne kadarının yatırımcıya nakit olarak geri döndüğü ve fon yöneticisinin aldığı riskin yatırımcıya yeterince açıklanıp açıklanmadığıdır.
Her start-up yatırım yapılabilir şirket değildir
ABD’de profesyonel venture capital yatırımcısı yalnızca girişimcinin sunumuna bakmaz. Teknolojiyi, fikri mülkiyeti, yönetim ekibini, pazarı, rekabeti, sermaye ihtiyacını ve muhtemel çıkış yollarını inceler. Life sciences’ta süreç daha da ağırdır. Bir biyoteknoloji şirketine yatırım yapıyorsanız bilanço okumak yetmez. Bilimsel hipotezi, preklinik ve klinik verileri, patentleri, FDA sürecini, üretilebilirliği, geri ödeme ihtimalini ve rakip molekülleri anlayabilecek ekibe ihtiyacınız vardır.
Dolayısıyla teknoloji fonlarında sektörel uzmanlık bir tercihten çok, risk yönetiminin temel unsurudur.
ABD’deki sistemin önemli özelliklerinden biri de yatırım yapıldıktan sonra başlayan kurumsal disiplindir. Yatırım sözleşmeleri yalnızca ne kadar para yatırılacağını değil, yatırım sonrasında şirket ile yatırımcı arasındaki ilişkinin nasıl yürütüleceğini de belirler.
Yatırımcı gerektiğinde yönetim kurulunda temsil veya gözlem hakkı alır; düzenli finansal bilgi ister; önemli sermaye işlemlerinde söz hakkı kazanabilir; sonraki yatırım turlarında payını koruyacak haklar talep edebilir. Preferred shares, liquidation preference ve benzeri mekanizmalar yatırım yapılırken belirlenir. Amaç girişimciyi kontrol etmek değildir. Sermayeyi veren ile kullanan arasındaki ilişkinin kurallarını yatırım yapılmadan önce belirlemektir.
Değerleme ile gerçek getiriyi karıştırmamalıyız. Teknoloji fonlarında en tehlikeli yanılgılardan biri de budur.
Bir start-up’ın son yatırım turunda 100 milyon dolar değerleme alması, şirketin bugün 100 milyon dolar nakit değeri olduğu anlamına gelmez. Küçük bir yatırım yüksek bir değerleme üzerinden yapılmış olabilir. Hisselerin ekonomik hakları farklı olabilir. Üstelik şirketin bu değerlemeyle satılabileceğinin garantisi de yoktur.
Bu nedenle profesyonel fon dünyasında yalnızca şirket değerlemelerine değil; DPI, TVPI, RVPI ve IRR gibi performans ölçülerine bakılır. Özellikle DPI önemlidir: Yatırımcıya gerçekten ne kadar para geri dönmüştür?;
Kâğıt üzerindeki kazanç ile yatırımcının banka hesabına dönmüş kazancı birbirinden ayırmak gerekir.
Türkiye ne yapmalı?
Türkiye’de girişim sermayesi yatırım fonları için hâlihazırda bir mevzuat ve kurumsal çerçeve bulunmaktadır. Dolayısıyla mesele Türkiye’de düzenleme bulunmaması değildir. Bundan sonraki aşamada kalite, şeffaflık ve hesap verebilirlik standartlarını yükseltmemiz gerektiğini düşünüyorum.
İlk olarak, teknoloji fonlarında yatırım kararını veren ekiplerin sektörel yetkinliği daha görünür hale gelmeli. Bir biyoteknoloji fonunun yatırım komitesinde bilimi ve klinik geliştirmeyi anlayabilecek kişiler; bir yapay zekâ fonunda ise teknolojiyi değerlendirebilecek uzmanlar bulunmalı. İkinci olarak, fon performansında ortak bir şeffaflık standardı oluşturulmalıdır. Yatırımcı fonun yalnızca toplam portföy değerini değil; yatırılan sermayeyi, gerçekleşmiş çıkışları, zarar yazılan yatırımları ve DPI, TVPI ve IRR gibi temel göstergeleri mümkün olduğunca standart bir formatta görebilmelidir.
Üçüncü olarak, gerçekleşmiş ve gerçekleşmemiş kazanç kesin biçimde ayrılmalı. Son yatırım turundaki değerleme üzerinden yaratılan kâğıt üzerindeki performans, nakit getiri gibi sunulmamalı.
Dördüncü olarak, değerleme süreçlerinde bağımsızlık güçlendirilmelidir. Özellikle likit olmayan start-up hisselerinin değerlemesinde kullanılan metodoloji yatırımcı tarafından anlaşılabilir olmalı; yüksek değerlemelerin fon performansını yapay biçimde yükseltmesine izin verilmemelidir. Beşinci olarak, fon yöneticilerinin yatırım yaptıkları şirketlerle veya yatırımcılarla oluşabilecek çıkar çatışmaları açık biçimde raporlanmalıdır. Yönetici veya ilişkili tarafların ekonomik menfaatleri şeffaf olmalıdır.
Altıncı olarak, büyük teknoloji yatırımlarında milestone-based financing, yani sermayenin aşamalı aktarılması daha fazla kullanılmalıdır. Şirkete ihtiyaç duyacağı bütün sermayeyi ilk gün vermek yerine, teknik ve ticari kilometre taşlarına bağlı yatırım dilimleri hem yatırımcıyı hem şirketi koruyabilir.
Yedinci ve belki de en önemlisi, fon yöneticisinin de yatırımcıyla aynı ekonomik riski taşıdığı modeller teşvik edilmelidir. Başarılı venture capital sistemlerinin temel prensiplerinden biri alignment of interests, yani çıkarların mümkün olduğunca aynı yönde olmasıdır.
Amaç teknoloji yatırımlarını azaltmak olmamalı
Türkiye’nin teknoloji fonlarına ihtiyacı var. Hatta bugün olduğundan çok daha fazla girişim sermayesine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ancak yatırımcı güvenini kaybedersek bunun bedelini yalnızca kötü yönetilen fonlar ödemez. Gerçek teknoloji şirketleri de sermayeye ulaşamaz; iyi girişimciler ve bilim insanları da zarar görür. Amerikan venture capital sisteminden alınması gereken ders, ABD’nin riski ortadan kaldırdığı değildir. Private-market yatırımları doğaları gereği yüksek risklidir.
ABD’nin yaptığı, risk sermayesinin çevresine zaman içerisinde profesyonel bir ekosistem kurmaktır: Uzman yatırımcılar, güçlü hukuk altyapısı, standardize edilmiş yatırım sözleşmeleri, yönetim kurulları, teknik due diligence, performans ölçümü ve sermaye piyasaları.
Türkiye’nin de ihtiyacı daha az risk almak değil, riski daha profesyonel yönetmektir. Çünkü iyi teknoloji yatırımcılığı en heyecan verici hikâyeyi bulmak değildir. Doğru teknolojiyi bulmak, doğru değerlemeyle yatırım yapmak, yatırım sonrasında şirketi profesyonel biçimde izlemek ve en sonunda kendisine emanet edilen sermayenin hesabını yatırımcıya verebilmektir. Türkiye teknoloji fonlarında yeni bir döneme girecekse, tartışmamız gereken temel standart da bu olmalıdır.